GUY DE MAUPASSANT ÖYKÜLERİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Yukarı GUY DE MAUPASSANT ÖYKÜLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Çarş. Kas. 07, 2007 8:39 pm

KORUYUCU
Bu denli şanslı olduğunu düşünde görse inanmazdı. Taşralı bir mübaşirin oğluydu Jean Marin. Hukuk öğrenimi yapmak için Paris’e, Quartier Latin’e, gelmişti. Sürekli gittiği birahanelerde, bira içerek dur durak bilmeden hep politikadan konuşan çenesi düşük bir sürü öğrenciyle arkadaşlık kurmuştu. Onlara büyük bir hayranlık duyuyor, hep onlarla arkadaşlık ediyordu. Parası olduğu zaman da, onların yiyip içtiklerinin hesabını bile ödüyordu.
Öğrenimini tamamlayıp avukat oldu. Birçok davaya girdi çıktı; fakat hepsini kaybetti. Bir gün, gazetelerden eski bir arkadaşının milletvekili seçildiğini öğrendi.
Eskisi gibi, yine arkadaşının peşinden ayrılmaz oldu; onun angaryalarını yapmaya başladı. Parlamentoya giren arkadaşı, bir gün Bakanlık görevine getiriliverdi. Altı ay sonra da, Jean Marin Danıştay üyesi oldu.
Danıştay üyeliğine atanınca, kendini kaybetme derecesine ulaşan bir kibre kapıldı. Kendisini görenlerin Danıştay'da üye olduğunu tahmin edeceklerini sanıyor ve bu zevki tatmak için sokaklarda dolaşıyordu. Alışveriş yaptığı dükkân sahipleri, gazete satıcıları, hatta faytoncular ile konuşurken, en önemsiz konulardan bile söz ederken, "Danıştay üyesi olan ben..." diye söze giriyordu.
Jean Marin, sonraları, bulunduğu yüksek görevin ve mesleğinin verdiği güçlü adam olmanın etkisiyle başkalarını koruma duygusuna kapıldı. Her fırsatta, bitmez tükenmez bir cömertlikle, herkese yardımcı olmaya çalışıyordu.
Sokakta yürürken tanıdık birini görse, hoşnut bir edayla ona doğru ilerliyor, içten bir şekilde elini sıkarak hal-hatır soruyor ve cevap vermesini beklemeden, "Biliyorsunuz, ben Danıştay üyesiyim; her zaman emrinize hazırım. Size herhangi bir şekilde yardımcı olabilirsem, hiç çekinmeden bana söyleyin. Görevim dolayısıyla etkili bir kişiyim" diyordu. Sonra da, arkadaşını hemen bir kafeye sokuyor, garsondan kâğıt kalem isterken, "Yalnızca bir sayfa, tavsiye mektubu yazmak için" diye eklemeyi de unutmuyordu.
Ve bu şekilde, kentin en ünlü kafelerinde, belki de günde yirmi, otuz ya da elli tavsiye mektubu kaleme alıyordu. Yargıçlardan Bakanlara varıncaya kadar bütün devlet memurlarına kentin en ünlü kafelerinde bu tavsiye mektuplarından yazıyordu. Bu, onu çok mutlu ediyordu.
Bir sabah, işe gitmek üzere evden çıktı. Yağmur yağıyordu. Faytona binip binmemekte kararsızdı. Binmedi ve yürümeye başladı.
Yağmur iyice hızlanmış, caddeler ve kaldırımlar su içinde kalmıştı. Mösyö Marin, daha fazla ıslanmamak için bir kapının eşiğine sığınmak zorunda kaldı. Beyaz saçlı, yaşlı bir papaz da oraya sığınmıştı. Marin, Danıştay üyesi olmadan önce din adamlarından hiç hoşlanmazdı. Ama bir kardinalin önemli bir konuda kendisine akıl danışmasından bu yana din adamlarına daha dikkatli davranıyordu.
Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu; Marin ve papaz, yoldan sıçrayan çamurlardan korunmak için önünde durdukları binaya girmek zorunda kaldılar. Kendini belli etmek için her zaman aşırı bir konuşma hevesi içinde olan Marin, sonunda dayanamadı:
- Ne kötü bir hava değil mi, sayın papaz? diye söze girdi.
Yaşlı papaz, hafifçe öne eğildi:
- Evet Mösyö, hele birkaç gün için Paris'e gelmişseniz, iyice tatsız oluyor.
- Aaa, taşradan mı geldiniz?
- Evet Mösyö, yalnızca birkaç günlüğüne geldim.
- Gerçekten, başkente birkaç gün için geldiğinizde yağmur yağması çok tatsız. Ama bütün yıl Paris'te oturan biz devlet memurları için bu önemli değil...
Papaz, hiç yanıt vermedi. Dışarı bakıyordu. Yağmur biraz hafiflemişti. Birdenbire, kadınların eteklerini kaldırması gibi, cübbesini yukarı doğru çekti.
Marin, papazın gitmeye hazırlandığını görünce, seslendi:
- Sırılsıklam olacaksınız Sayın Papaz. Birkaç dakika daha bekleyin, yağmur diner, dedi.
Yaşlı papaz, kararsız bir şekilde durdu, sonra konuşmaya başladı:
- Acelem var, gitmek zorundayım. Önemli bir randevuya yetişmeliyim.
Marin, üzgün bir ifadeyle:
- Nereye gideceğinizi sorabilir miyim? dedi. Papaz, bir an durakladı, sonra “Kraliyet Sarayı tarafına” diye yanıtladı.
- Öyle mi? İzin verirseniz Sayın Papaz, size şemsiyemi sunacağım. Ben de Danıştay'a gidiyorum, Danıştay üyesiyim.
Papaz, Marin'e bakarak:
- Çok teşekkür ederim Mösyö. Memnuniyetle kabul ederim dedi.
Marin, papazın koluna girdi ve yürümeye başladılar. Yürürken ona yolu gösteriyor, kendisini dikkatle süzüyor ve uyarılarda bulunuyordu:
- Şu su birikintisine dikkat edin Sayın Papaz. Özellikle arabalara dikkat... çünkü arabaların tekerleklerinden sıçrayan sular insanı tepeden tırnağa çamur içinde bırakır. Gelen geçenlerin şemsiyelerine de dikkat edin. Gözler için şemsiyelerin sivri tellerinden daha tehlikeli bir şey yoktur. Özellikle kadınlar son derece tehlikelidir. Hiçbir şeye dikkat etmezler ve şemsiyelerini hep insanın yüzüne çarparlar. Hiç kimse için kendilerini sıkıntıya sokmazlar. Sanki bütün kent onların sanırsınız. Ben, onların eğitiminin son derece ihmal edildiği kanısındayım.
Marin, bütün bunları söyledikten sonra gülmeye başladı. Papaz, hiç yanıt vermedi. Ayakkabılarını ve cübbesini çamurlamamak için adımlarını dikkatle atıyordu.
Marin, tekrar söze girdi:
- Hiç kuşkusuz, Paris’e biraz eğlenmek için geldiniz, öyle değil mi?
- Hayır, diye yanıtladı papaz, bir iş için geldim.
- Ya! Önemli bir iş mi? Neyle ilgili olduğunu sorabilir miyim? Eğer size yardımım dokunabilirse, emrinizdeyim.
Papaz sıkılmış görünüyordu.
- Yo! Önemsiz, kişisel bir iş. Piskoposla bir anlaşmazlığımız var. Sizi ilgilendirmez, Kilise ile ilgili bir sorun bu.
Mösyö Marin sabırsızlıkla:
- Ama bu tip işlerle Danıştay ilgilenir. Bu durumda, belki size yararlı olabilirim, diye yanıt verdi.
- Evet Mösyö, dedi papaz, ben de zaten Danıştay'a gidiyorum. Çok iyisiniz. Mösyö Lerepère ve Mösyö Savon’u, belki Mösyö Petitpas'yı da görmem gerek.
Jean Marin söze girdi:
- Onlar benim arkadaşlarım, Sayın Papaz. Meslektaşlarım ve en iyi dostlarımdır. İyi insanlardır. Sizi üçüne de tavsiye edeceğim, bana güvenebilirsiniz.
Papaz, Mösyö Marin'e teşekkür etti ve belli belirsiz bir şeyler mırıldandı.
Marin çok memnundu.
- Şanslı olduğunuz için sevinebilirsiniz Sayın Papaz. Göreceksiniz, benim sayemde işiniz hemen halledilecek.
Danıştay'a geldiler. Marin, papazı odasına çıkardı, oturacak yer gösterdikten sonra kendisi de masasına oturdu ve yazmaya koyuldu: “Sayın meslektaşım, Kilise mensuplarımızın en saygıdeğerlerinden olan Sayın Papaz Mösyö...
Durdu ve papaza dönerek, “Adınız neydi?” diye sordu.
- Papaz Ceinture.
Marin, tekrar yazmaya başladı:
“...Sayın Papaz Ceinture, size söz edeceği küçük bir iş için yardımınıza ihtiyaç duymaktadır. Sayın meslektaşım, kendisine yardım edeceğinizden emin olarak...”
Ve alışılmış nezaket cümlelerini de yazarak mektubunu bitirdi.
Üç mektubu da tamamladıktan sonra Marin bunları koruması altına aldığı papaza verdi. Yaşlı papaz, defalarca teşekkür ederek odadan çıktı.
Jean Marin, işini bitirdikten sonra evine gitti; akşam olunca yatıp uyudu. Sabah kalktığında, ilk işi gazeteleri getirtmek oldu.
Eline aldığı ilk gazete, radikal görüşleri savunan bir gazeteydi. "Din adamları ve devlet memurları" başlıklı bir yazı vardı; okumaya başladı:
“...din adamlarının yaptıkları kötü işleri sergilemeye devam edeceğiz. Hükümete karşı komplo kurduğu ortaya çıkan, burada belirtemeyeceğimiz alçakça davranışlarda bulunan, sonradan papazlığa dönmüş eski bir Cizvit tarikatı mensubu olmasından kuşkulanılan, utanç verici olduğu söylenen bazı sebepler yüzünden bir piskopos tarafından görevinden alınan ve durumuyla ilgili açıklamalarda bulunmak üzere Paris'e çağrılan Ceinture adında bir papaz, Marin adındaki bir Danıştay üyesi tarafından can başla savunulmuş ve bu üye, meslektaşlarına hitaben yazılmış tavsiye mektuplarını bu cübbeli arsıza vermekten çekinmemiştir. Danıştay üyesinin bu anlaşılmaz tutumunu duyuruyor ve durumu Bakanın dikkatine sunuyoruz...”
Mösyö Marin, yerinden ok gibi fırladı, hemen giyinerek, meslektaşı Mösyö Petitpas'ya koştu. Petitpas, “Siz delirdiniz mi? Bu ihtiyar komplocuyu bana tavsiye ediyorsunuz”, diye sordu.
Marin, çılgına dönmüş bir halde, kekeleyerek konuşmaya başladı.
- Hayır... Görüyorsunuz ki aldatıldım... Çok namuslu görünen bir adamdı. Bana oyun oynadı, alçakça bir oyun oynadı... Sizden rica ediyorum, onun çok şiddetli bir cezaya çarptırılmasını sağlayın. Yazacağım, söyleyin bana, onu mahkûm ettirmek için kime yazmam gerekiyorsa, ona yazacağım. Başsavcı ve Paris Başpiskoposuna gideceğim, evet Başpiskoposa...
Marin, birdenbire Mösyö Petitpas'nın masasına oturdu ve yazmaya başladı:
“Monsenyör, benim iyi niyetimi kötüye kullanan Ceinture adında bir papazın yalanlarının ve entrikalarının kurbanı olduğumu bilgilerinize sunmama izin veriniz. Bir din adamının yalanlarıyla aldatılan ben...”
Marin, mektubu imzaladı zarfa koyup mühürledikten sonra meslektaşına dönerek, “Görüyorsunuz değil mi, aziz dostum? Bu size ders olsun ve hiçbir zaman, hiç kimse hakkında tavsiyede bulunmayın!” dedi.

(xxx5 Şubat 1884)
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı KAN DAVASI

Mesaj tarafından Atirpan Bir Çarş. Kas. 07, 2007 8:40 pm



Paolo Saverini'nin dul karısı, Bonifacio kalesinde küçük ve yıkık dökük bir evde oğluyla birlikte yalnız yaşıyordu. Dağın ileri doğru bir uzantısı üzerinde bulunan, hatta yer yer denizin üzerinde asılı gibi duran bu kent, sivri kayalıklarla dolu boğazın üzerinden Sardunya’nın daha alçak kıyısına bakıyordu.
Aşağılarda, öbür yanda dev bir dehlizi andıran dik bir kıyı, kenti neredeyse tümüyle çevreleyerek liman gibi kullanılıyor ve İtalya ya da Sardunya’nın küçük balıkçı teknelerini ve her on beş günde bir Ajaccio seferini yapan eski tıknefes vapuru iki sarp kaya arasında uzun bir dolaşmadan sonra adanın ilk evlerine ulaştırıyordu.
Dağın yamaçları üzerindeki ev kümeleri, beyaz lekeler halinde görünüyordu. Kayalıklara asılı gibi duran ve yabanî kuşların yuvalarını andıran evler, korku veren ve gemilerin geçmediği bu boğaza bakıyordu. Durmadan denizi ve yeni yeni otlara bürünen çıplak kıyıyı döven rüzgâr, boğaza dalar ve kıyıyı kemirirdi. Dalgaları delerek yükselen kayalıkların kapkara sivri uçlarına takılıp kalan solgun köpüklerin izleri, suyun üzerinde yüzen yırtık pırtık bez parçalarını andırırdı.
Bu yüksek kıyının kenarında dul Bayan Saverini'nin evi, bu vahşi ve üzüntü verici ufka bakıyordu.
Bayan Saverini, oğlu Antoine ve uzun, sert tüylü, çoban köpeği irisi sıska dişi köpekleri Sémillante ile bu evde yaşıyordu. Antoine, bu köpekle ava çıkardı.
Bir akşam, Antoine Saverini, kavgaya tutuştuğu Nicolas Ravolati tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Ravolati, daha o gece Sardunya'ya kaçmıştı bile.
Yoldan geçenler oğlunun cesedini getirdiğinde yaşlı ana, hiç ağlamadı; ama uzun uzun oğlunun cansız bedenine bakarak, öylece hareketsiz kaldı. Sonra, derisi kırışmış elleriyle ölüyü okşadı ve oğlunun öcünü alacağına söz verdi. Hiç kimsenin kendisiyle birlikte kalmasını istemedi. Uluyan köpek ve oğlunun ölüsüyle eve kapandı. Hayvan, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, yatağın ayakucunda, başını efendisine uzatarak, hiç durmadan uluyordu. Bir süre sonra köpek artık kımıldamaz oldu. Yaşlı ana ise, cansız bedenin üzerine eğilmiş, ölüyü seyrederek iri ve sessiz gözyaşlarıyla ağlıyordu.
Genç adam, göğüs kısmı parçalanmış yünlü ceketiyle, sırtüstü uyuyor gibi görünüyordu. Her yeri kan içindeydi. İlk yardım yapılabilmesi için yırtılan gömleğinde, yeleğinde, kısa pantolonunda, yüz ve ellerinde kan vardı. Kan pıhtıları, sakalında, saçlarının içinde donmuştu.
Yaşlı ana, oğluyla konuşmaya başladı. Sesin gürültüsü üzerine köpek, ulumasını kesti.
- Git, git yavrum, öcün alınacak zavallı oğlum. Uyu, rahat uyu. Öcün alınacak, beni duyuyor musun? Annen söz veriyor. Bilirsin, annen hep sözünü tutar!
Yaşlı kadın, ağır ağır oğluna eğilerek soğuk dudaklarıyla ölü dudakları öptü. O sırada, köpek inildemeye başladı. Tekdüze ve yürek parçalayan uzun bir inilti çekti.
Bayan Saverini ve köpek, sabaha kadar orada öylece kaldılar. Antoine Saverini ertesi gün toprağa verildi ve bir daha Bonifacio’da ondan hiç söz edilmedi.
Antoine, geride ne erkek kardeş, ne yakın bir akraba bırakmıştı. Kan davası güdecek hiçbir erkek yoktu. Kan gütmeyi düşünen yalnızca yaşlı anasıydı.
Bayan Saverini, boğazın karşı kıyısında, sabahtan akşama kadar beyaz bir noktaya bakıyordu. Bu, çok yakından izlenen Korsikalı haydutların sığındığı Longosardo adında küçük bir Sardunya köyüydü. Haydutlar, yurtlarının karşı kıyısında bulunan bu köyde yalnız başlarına yaşıyorlar ve geri dönmek için uygun zamanı orada bekliyorlardı Yaşlı ana, Nicolas Ravolati'nin de o köye sığındığından emindi.
Gün boyunca, tek başına pencerenin yanında oturdu. Öç almayı düşünerek karşıdaki köye bakıp duruyordu. Hiç kimsesi yokken, ölüme bu denli yakın ve güçsüzken nasıl öç alacaktı? Ama söz vermiş, oğlunun ölüsü üzerine yemin etmişti. Ne yeminini unutabilir, ne de bekleyebilirdi. Ne yapacaktı? Geceleri artık uyumuyor, rahat yüzü görmüyor, yüreği bir türlü yatışmak bilmiyordu. Boyuna çıkar bir yol arıyordu. Ayaklarının dibinde uyuyan köpek ise, ara sıra başını kaldırıyor uzaklara doğru uluyordu. Köpek, sahibinin ölümünden beri, sanki onu çağırırmışçasına, bir türlü avunmayan hayvan ruhu hiçbir şeyin silemeyeceği bir anıyı saklarmış gibi, böyle sık sık uluyordu.
Bir gece, Sémillante yeniden inildemeye başladığında, ansızın yaşlı kadının aklına vahşi ve yırtıcı bir öç alma düşüncesi geldi. Sabaha kadar bunu düşündü. Sonra, günün ilk ışıklarıyla birlikte kalkıp kiliseye gitti. Yerlere kapanarak Tanrı'nın huzurunda dua etti; oğlunun öcünü almak için yaşlı bedenine güç vermesi, kendisine yardım etmesi ve desteklemesi için yalvardı.
Sonra eve döndü. Evin avlusunda, oluktan damlayan suları toplamaya yarayan eski, dibi çıkmış bir fıçı vardı. Fıçıyı yere devirdi, içini boşalttı, taş ve kazıklarla toprağa iyice oturttu. Sonra da Sémillante'ı bu yuvanın içine zincirleyip eve döndü.
Yaşlı kadın, artık odasında durmaksızın yürüyor, gözünü hiç ayırmadan Sardunya kıyısına bakıyordu. Oğlunun katili, o herif oradaydı.
Köpek, bütün gün, bütün gece uludu. Yaşlı kadın, sabah olunca köpeğe bir çanak su götürdü, fakat ne ekmek, ne de başka bir yiyecek, hiçbir şey vermedi.
Gün böyle geçti. Bitkin düşen köpek uyuyordu. Ertesi gün, gözleri parlamış, tüyleri diken diken olmuştu. Zincirini çılgınca çekiştiriyordu.
Yaşlı kadın, yine yiyecek hiçbir şey vermedi. Gittikçe kudurganlaşan hayvan, boğuk bir sesle havlıyordu. Gece böylece geçti.
Bayan Saverini, sabah olunca komşusuna gitti ve kendisine iki demet saman vermesini istedi. Eskiden kocasının giydiği eski püskü elbiseleri çıkarttı ve içini samanla doldurarak bir korkuluk yaptı. Sémillante'ın yuvasının önüne yere bir sopa dikip korkuluğu onun üzerine bağladı ve çaput parçalarından korkuluğa bir de kafa yaptı.
Köpek, şaşkınlık içinde, bu samandan adama bakıyor, açlıktan kırılmasına rağmen sesini çıkartmıyordu. Yaşlı kadın, kasaba giderek uzun bir parça domuz sucuğu aldı. Eve dönünce, avluda, köpeğin yuvasının yanında ateş yakıp eti kızarttı. Şaşkına dönen Sémillante durmadan sıçrıyor, dumanı burnuna kadar gelen et parçasına gözlerini dikip ağzından köpükler saçıyordu.
Saverini ana, sonra bu dumanı tüten eti, sanki içine sokacakmış gibi, korkuluğun boynunun çevresine bağladı. İşi bitince, köpeğin zincirlerini çözdü.
Hayvan, korkunç bir sıçramayla korkuluğun boynuna ulaştı ve ayaklarını omuzlarına dayayıp korkuluğun boğazını parçalamaya başladı. Köpek, ağzında bir et parçasıyla yere düşüyor, sonra yeniden sıçrıyor, sivri dişlerini korkuluğun boynuna geçirip birkaç parça daha et kopararak tekrar yere düşüyor ve sonra yine aynı şekilde sıçrıyordu. Hayvan, diş darbeleriyle korkuluğun yüzünü yırtıyor, boynunu parçalıyordu.
Yaşlı kadın, sessiz ve hareketsiz, köpeği izliyor, gözlerinin içi parlıyordu. Sonra köpeği yine zincirledi. Hayvanı yine iki gün aç bıraktı ve bu garip alıştırmaya yeniden başladı.
Bayan Saverini, üç ay boyunca köpeği bu tür mücadeleye, yiyeceğini dişlerinin gücüyle elde etmeye alıştırdı. Artık köpeği zincire bağlamıyordu ama onu bir el hareketiyle korkuluğa saldırtıyordu.
Yaşlı kadın, köpeği, korkuluğun boğazına et saklamadan da üzerine atılıp parçalamaya alıştırmıştı. Sonra da ödül olarak, ateşte pişirdiği eti veriyordu hayvana.
Sémillante, artık korkuluğu görür görmez titremeye başlıyor, gözlerini sahibine çeviriyordu. O da ona parmağıyla işaret verip, "Haydi!" diye ıslık gibi bir sesle bağırıyordu.
Saverini ana, artık vaktin geldiğini düşündü ve bir pazar sabahı, derin bir heyecan içinde kiliseye gidip dua etti ve günah çıkarttı. Eve dönüp erkek elbiseleri giydi. Bu haliyle, zavallı, hırpanî bir ihtiyara benziyordu. Sardunyalı bir balıkçıyla pazarlık etti. O da onu, köpeğiyle birlikte boğazın öbür yakasına geçirdi.
Yanında taşıdığı torbada büyük bir sucuk parçası vardı; Sémillante iki gündür açtı. Yaşlı kadın, ikide bir torbayı koklatıp hayvanı kızdırıyordu.
Longosardo'ya geldiler. Korsikalı kadın, hafifçe topallayarak yürüyordu. Bir fırıncıya Nicolas Ravolati'nin nerede oturduğunu sordu. Ravolati, eski işi marangozluğa başlamıştı. Dükkânında, tek başına çalışıyordu.
Yaşlı kadın, kapıyı iterek açtı ve içeriye seslendi:
- Hey! Nicolas!
Adam geriye döndü. Köpeğini serbest bırakan kadın haykırdı:
- Haydi, haydi, parçala, parçala onu!
Deliye dönen köpek, ileri doğru atıldı ve adamı boğazından yakaladı. Ravolati, kollarını uzatıp hayvana sarıldı, yere yuvarlandı. Birkaç saniye ayaklarını yere vurarak kıvrandı. Sémillante parça parça ettiği boyun etlerini eşelerken, Ravolati hareketsiz kaldı.
Kapılarının önünde oturan iki komşu, yoksul bir ihtiyarın, cılız siyah bir köpekle çıkıp gittiğini ve köpeğin yürürken sahibinin verdiği esmer bir şeyi yediğini gördüklerini çok iyi hatırladılar.
Saverini ana, akşam evine dönmüştü. O gece sabaha kadar deliksiz bir uyku çekti.
(xxx14 Ekim 1883)
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı ÖLÜLER NE DİYOR?

Mesaj tarafından Atirpan Bir Çarş. Kas. 07, 2007 8:48 pm

Onu çılgınca sevmiştim! İnsan neden sever? Dünyada sadece bir varlıktan başkasını görmemek, kafasında sadece bir düşünce olmak, yüreğinde sadece bir arzuyu hissetmek ya da dudaklarında sadece bir adın tekrarlanması tuhaf mı acaba? Bir pınarın sularının yeryüzüne çıkmasına benzer şekilde ruhun derinliklerinden dudaklara kadar yükselen, hep söylenen, tekrar söylenen, bir dua gibi her yerde hep fısıldanan bir ad.
Hikâyemizi anlatmayacağım. Aşkın sadece bir hikâyesi vardır ve o zaten hep aynıdır. Tanışmış ve birbirimizi sevmiştik. İşte hepsi bu. Bir yıl boyunca, onun kollarında, onun şefkatiyle, sevgisiyle, giysilerinde, sözlerinde, bakışlarında, ondan gelen her şeye tutkun, ona bağlanmış ve hapsolmuş şekilde yaşamıştım. Her şey o kadar eşsizdi ki, gece miydi gündüz müydü, ölü müydüm, diri miydim, neredeydim, farkında değildim.
Ve işte öldü. Nasıl? Bilmiyorum, hiç bilmiyorum.
Yağmurlu bir gecede eve sırılsıklam döndü. Ertesi gün öksürüyordu. Yaklaşık bir hafta boyunca öksürdü ve yatağa düştü.
Ne olmuştu? Hiç bilmiyorum.
Doktorlar geliyor, yazıp çiziyor ve gidiyordu. İlaç getiriyorlar, hastabakıcı bir kadın da ilaçları ona içiriyordu. Elleri sıcaktı, alnı nemli ve yanıyordu, bakışları parlak ama hüzün doluydu. Onunla konuşuyordum, o da bana cevap veriyordu. Birbirimize neler anlatmıştık? Bilmiyorum. Her şeyi, evet her şeyi, her şeyi unuttum. Ölüp gitti; o son, o zayıf iç çekmesini çok iyi hatırlıyorum.
“Ah!” dedi hastabakıcı kadın. O an anladım! Artık hiçbir şey bilmiyordum. Hiçbir şey... “Metresiniz” diye konuşan bir papazı gördüm. Ona hakaret ediyor gibi geldi bana. Mademki ölmüştü o, artık bunu kimsenin söyleme hakkı yoktu. Papazı kovdum. Bir başka papaz geldi; iyi ve hoştu. Bana ondan söz edince ağladım.
Toprağa verme konusunda bir sürü soru sordular bana. Hiç hatırlamıyorum.
Bununla birlikte, tabutunu, onu içine koyup tabutun çivileri çakılırken duyulan çekiç darbelerinin sesini çok iyi hatırlıyorum. Ah Tanrım!
Gömüldü. Artık bu çukurun içindeydi! Birkaç kişi, birkaç arkadaş gelmişti mezarlığa. Kaçtım oradan, koştum.
Sokaklarda uzun süre yürüdüm. Sonra eve döndüm. Ertesi gün seyahate çıktım.

Dün Paris’e döndüm.
Odamı, odamızı, yatağımızı, eşyalarımızı, ölümünden sonra ondan geriye kalan her şeyin bulunduğu bu evi yeniden görünce, içimi öyle büyük bir üzüntü kapladı ki, az daha pencereyi açıp kendimi sokağa atacaktım. Ondan kalan her şeyi sarıp sarmalayan, onun bedeninden, soluğundan kalan her şeyi, binlerce zerreyi barındıran bu eşyalar, duvarlar arasında kalamazdım. Dışarı çıkmak için şapkamı aldım. Kapıyı varmadan önce, onun hole koydurduğu büyük aynanın önünden geçtim. Dışarı çıkmadan önce bu aynada tepeden tırnağa kendisine bakar, giysilerinin kendisine yakışıp yakışmadığını, giydiklerinin, saçlarının güzel olup olmadığını incelerdi.
Sık sık onun görüntüsünü yansıtan bu aynanın karşısında kalakaldım. Ayna onu o kadar sık yansıtmıştı ki, onun görüntüsünü de muhafaza ediyor olmalıydı.
Orada, gözlerimi cama dikmiş, düz, derin, boş aynanın önünde titreyerek duruyordum. Benim bakışlarım kadar sevdalı, benim kadar ona vurgun olan o ayna yine de tümüyle onu içinde saklıyor olmalıydı. O aynayı sevdiğimi anladım. Ona dokundum; soğuktu! Oh! Anılar, anılar! Bütün acıları çektiren o korkunç, o yaşayan, o ölü, o acı veren, yakan ayna! Bir aynada yansımaların kayması ve yok olması gibi sakladığı, gördüğü, önünden geçen her şeyi, sevgisine ve aşkına sığındığı her şeyi unutan yüreğe sahip insanlara ne mutlu! Ne çok acı çekiyorum. Sokağa çıktım, farkında olmadan, istemeye istemeye mezarlığa gittim.
Mezarını buldum. Üzerinde birkaç kelimenin yazılı olduğu ve mermerden bir haçın bulunduğu basit bir mezar. Üzerinde şöyle yazılıydı: “Sevdi, sevildi ve öldü”.
Oradaydı, o çukurun içinde çürümüştü! Bu ne korku! Alnım toprağın üzerinde, hıçkırıklara boğuluyordum.
Orada epey kaldım. Sonra akşam olduğunu farkettim. O anda, acayip ve delice bir arzu, umutsuz bir sevgilinin arzusu kapladı içimi. Geceyi, mezarında ağlayarak onun yanında geçirmek istiyordum. Ama beni görürlerse, mezarlıktan dışarı çıkarırlardı. Nasıl yapmalı?
Doğruldum ve bu ölüler diyarında başıboş dolaşmaya koyuldum. Yürüdüm, yürüdüm. Burası, yaşayanların diyarının yanında ne kadar da küçüktü! Bununla birlikte, ölülerin sayısı yaşayanlarınkine göre ne de çoktu. Bağların şarabını, pınarların suyunu içen, ovaların ekmeğini yiyen bize daha büyük binalar, sokaklar, daha çok yer gerekiyor.
Oysa bütün ölüler için, bize kadar ulaşan bütün ölüler için küçük bir toprak parçasından başka hemen hemen hiçbir şey gerekmiyor. Toprak onları alıyor, unutulmuşluk onları siliyor ve elveda!...
İçinde dolaştığım mezarlığın sonunda terkedilmişlerin, yani çok önceden ölenlerin, toprağa karışmayı tamamlamış, artık haçları bile çürümüş olanların mezarlarına, yarın yeni ölenlerin gömüleceği mezarların bulunduğu bölüme geldiğimi farkettim. Burası, güllerle, uzun ve kara servi ağaçlarıyla dolu, kederli ve insan etiyle beslenen büyük bir bahçeydi.
Yalnız, yapayalnızdım. Bir ağaçta büzülüp kaldım. Karanlık ve kalın yapraklı dallar arasında tamamen gizlendim.
Ve alabora olmuş bir geminin enkazına tutunan bir kazazede gibi ağacın gövdesine sarılarak bekledim.

Gece iyice çöküp ortalık zifiri karanlık olunca, gizlendiğim yerden ayrıldım ve ölülerle dolu toprağın üzerinde yavaş ve sessiz adımlarla yürümeye koyuldum.
Uzun zaman aylak aylak dolaştım. Onun mezarını bulamıyordum. Kollarımı öne uzatmış, gözlerim iyice açık, ellerimi, ayaklarımı, dizlerimi, göğsümü hattâ başımı mezarlara çarpa çarpa yürüyor ama onu bulamıyordum. Dokunuyor, yolunu arayan bir kör gibi taşları, haçları, demir parmaklıları, solgun çiçeklerin bulunduğu çelenkleri ellerimle yokluyordum. Parmaklarımı harfler üzerinde gezdirerek isimleri okuyordum. Ne geceydi, ne geceydi o! Mezarı bulamıyordum!
Ay ışığı yoktu. Her yer karanlıktı. Korkuyordum; iki mezar dizisi arasında bulunan küçük yollarda içime berbat bir korku yayılıyordu. Mezarlar, mezarlar, mezarlar. Her yer mezarlarla doluydu. Sağda, solda, önümde, arkamda her yerde mezarlar vardı. Dizlerim tutmuyor, artık yürüyemiyordum. Mezarlardan birinin üzerine oturdum.
Kalbimin çarpıntısını işitiyordum! Başka şeyler de duyuyordum. Neydi bu? Adı koyulamayan karmakarışık bir gürültü! Nereden geliyordu? Sersem sepet olmuş kafamdan mı, karanlık geceden mi yoksa gizemli, insan cesetleriyle dolu toprağın altından mı? Çevreme bakıyordum!
Orada ne kadar kaldım, bilmiyorum. Korkudan kıpırdayamaz hale gelmiş, kendimden geçmiştim; bağırıp çağırmaya ve ölmeye hazırdım.
Birden, üzerinde oturduğum mermerden kapak taşı hareket ediyormuş gibi geldi bana. Evet, sanki biri onu kaldırıyormuş gibi kapak taşı yerinden oynuyordu. Bir sıçrayışta yandaki mezarın üzerine attım kendimi. Az önce üzerinde oturduğum taşın doğrulduğunu gördüm. Birdenbire ölü göründü, çıplak bir iskelet, kamburlaşmış sırtıyla kapak taşını atıverdi. Görüyordum, gece ne denli karanlık olursa olsun, onu çok iyi görüyordum. Haçın üzerinde şöyle yazıyordu: “51 yaşında ölen Jacques Olivant burada yatıyor. Ailesini, arkadaşlarını çok severdi, dürüst ve namusluydu, Hakkın rahmetine kavuştu”.
Ölü de, mezar taşının üzerindeki yazıları okuyordu. Sonra yoldaki bir taşı, keskin küçük bir taşı aldı ve yazıları özenle kazımaya koyuldu. Yazılanları yavaş yavaş tümüyle sildi, az önce kazıdığı yere boş gözlerle baktı ve bir zamanlar işaret parmağı olan kemiğin ucuyla parlak harflerle yazdı:
“51 yaşında ölen Jacques Olivant burada yatıyor. Acı sözleriyle, mirasına konmak istediği babasının ölümünü çabuklaştırdı, karısına işkence yaptı, çoluk çocuğuna eziyet etti, komşularını aldattı, fırsat buldukça çalmaktan geri kalmadı ve sefilce öldü”.
Ölü, yazmayı bitirince, hiç kıpırdamadan eserini hayranlıkla seyretti. Geriye dönüp bakınca, bütün mezarların açılmış olduğunu, bütün cesetlerin mezarlarından çıktığını, hepsinin, gerçeği kazımak için, aileleri tarafından mezar taşlarına yazılan yalanları sildiğini gördüm.
Ve hepsinin, bu iyi babaların, bu sadık kadınların, fedakâr oğulların, tertemiz lekesiz genç kızların, bu dürüst tüccarların, bu kusursuz olduğu söylenen erkeklerin ve kadınların aslında kendi yakınlarına işkence ettiklerini, kinci, namussuz, iki yüzlü, yalancı, dalavereci, iftiracı ve kıskanç olduklarını, çalıp çırptıklarını, aldattıklarını, utanç verici ve iğrenç her türlü işe karıştıklarını görüyordum.
Hepsi, sonsuz barınaklarının girişine, hayattayken hiç kimsenin bilmediği ya da bilmez göründüğü korkunç, zalim ve kutsal gerçeği aynı anda yazıyordu.
Sevgilimin de, kendi mezar taşına yazmış olduğunu düşündüm.
Artık korkmadan, yarı açık tabutların, cesetlerin ve iskeletlerin arasından onun mezarına koşmaya başladım; onu hemen bulacağımdan emindim.
Kefene sarılı yüzünü görmesem de, uzaktan tanıdım onu.
Biraz önce mermerden haçın üzerinde, “Sevdi, sevildi ve öldü” yazıyordu.
Şimdi okunanlar ise şöyleydi: “Bir gün, sevgilisini aldatmak için dışarı çıktı, yağmura yakalandı, soğuk aldı ve öldü”.

..........................................................
Gün doğarken beni bir mezarın yanından yarı cansız kaldırmışlar.

(xxx31 Mayıs 1887)
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: GUY DE MAUPASSANT ÖYKÜLERİ

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz