EDEBİ TÜRLER -YAZIN TÜRLERİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Yukarı EDEBİ TÜRLER -YAZIN TÜRLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Salı Ekim 30, 2007 12:21 am

Edebi Türler

* Edebiyat türlerini önce ikiye ayırmak mümkündür.
Birincisi nazım,
ikincisi nesir.
a. Nazım
Duygu, düşünce ve hayallerin ölçülü, uyaklı dizeler hâlinde anlatılmasına nazım denir.
b. Nesir
Duygu düşünce ve hayallerin cümle ve paragraflar hâlinde dil bilgisi kurallarına uygun olarak anlatılmasına nesir denir. Nesir sözü Arapça dağıtmak, saçmak, yaymak anlamlarına gelir. Burada kastedilen duygu ve düşüncenin açılması, yayılması, yani açık seçik anlaşılır hâle gelmesidir. Nesirde düşünceler ifade edilirken noktalama işaretlerine, yazım (imlâ) kurallarına uyulur. Yerinde kullanılmayan işaretler cümlenin anlamını bozar.


Edebiyat alanına giren eserler kesin olmamakla birlikte belirli niteliklerine göre “sanat eserleri” ve “düşünce eserleri” olmak üzere ikiye ayrılır.
Sanatçıların duygu, düşünce ve hayallerini güzel ve etkili biçimde anlatması sonucu oluşan eserlere sanat eserleri denir. Şiir, hikâye roman, tiyatro, söylev bu tür eserlerdir.
Okuyucuyu aydınlatmak, düşündürmek onlara bazı bilgiler vermek amacıyla yazılan eserlere de düşünce eserleri denir. Makale, fıkra deneme, eleştiri, söyleşi, anı, günlük türündeki eserler düşünce eserleridir.


EDEBİ METİN (SANATSAL )TÜRLERİ
İkiye ayrılır

a)COŞKU VE HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER
NAZIM TÜRLERİ (ŞİİRLER)

b)OLAY ÇEVRESİNDE GELİŞEN METİNLER
A) GÖSTERMEYE DAYALI METİNLER


  • GELENEKSEL
    TÜRK TİYATROSU


  • 1.KARAGÖZ

  • 2.ORTA OYUNU

  • 3.MEDDAH

  • 4.KÖY SEYİRLİK OYUNLARI



  • MODERN TİYATRO

  • 1.TRAJEDİ 2.KOMEDİ 3.DRAM
B) ANLATMAYA DAYALI METİNLER

1.MASAL
2.DESTAN

3.HALK HİKÂYESİ
4.MESNEVİ
5.MANZUM HİKÂYE
6.MODERN HİKÂYE
7.ROMAN


ÖĞRETİCİ METNİN ÖZELLİKLERİ
1.Dil daha çok göndergesel işlevde kullanılır.
2.Söz sanatlarına, kelimelerin mecaz anlamlarına yer verilmez.
3.Verilen bilgiler örneklerle ve tanımlarla pekiştirilir.
4.Daha çok nesnel cümleler kullanılır.
5.Açıklama, aydınlatma, bilgi verme amaçlarıyla yazılır.
6.Öğretici metnin anlaşılması ve yorumlanması için okuyucunun verilen bilgiyi kavrayabilecek birikime sahip olması gerekir.
7.İfade hiçbir engele uğramadan akıp gider.
8.Gereksiz söz tekrarı yapılmaz.
9.Ses akışını bozan, söylenmesi güç sesler ve kelimeler yoktur.
10.Dil ve ifade sade, gösterişsiz ve pürüzsüzdür.
11.Düşünce ve duygular kısa ve kesin ifadelerle dile getirilir.
12.Bu anlatım türü daha çok ansiklopedilerde ve ders kitaplarında kullanılır.

ÖĞRETİCİ METİN TÜRLERİ:DÜŞÜNCE YAZILARI

1-Tarihi metinler
2- Felsefi metinler
3-Bilimsel metinler
4-Gazete çevresinde gelişen metinler(Makale,deneme,fıkra,sohbet,röportaj,eleştiri)
5-Kişisel hayatı konu alan metinler(Hatıra,gezi,biyografi,otobiyografi,mektup,günlük)


En son tarafından Cuma Kas. 02, 2007 1:17 am tarihinde değiştirildi, toplamda 5 kere değiştirildi
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı DÜZYAZI TÜRLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Salı Ekim 30, 2007 12:24 am



DÜZYAZI TÜRLERİ

Konuyla ilgili iki tür soru vardır:

Türün tanımı ve özellikleri verilerek cevabı istenir

Bir metinden alıntı yapılarak bu metnin türü sorulur.


MASAL

Olağanüstü kişilerin başından geçen hayal ürünü olayların yer ve zaman belirtilmeden anlatıldığı sözlü anonim ürünlerdir.




  • Kahramanlar arasında insan dışı varlıklar da önemli bir yer tutar.
  • Kişilerin özel adları yoktur.
  • Kahramanlar tek yönlüdür. İyiler hep iyi, kötüler hep kötüdür.
  • Kalıplaşmış kelime grupları kullanılır. Olaylar miş’li geçmiş zamanla anlatılır.
  • Masallar milli nitelik taşımazlar, evrenseldirler.

    *Dünya edebiyatında Bin Bir Gece Masalları önemli örnekleridir. Edebiyatımızda Eflatun Cem Güney’in derlemeleri önemlidir.

  • .



  • FABL

    Hayvan, bitki ve cansız varlıklar arasında geçen olayların anlatıldığı ders verici kısa masallardır.
  • Genellikle manzumdurlar.
  • Beydaba’nın “Kelile ve Dimne”si kaynağını teşkil eder.
  • Eski Yunan edebiyatında Aisopos (Ezop ), klasisizm döneminde La Fontaine, Türk edebiyatında ise Şinasi ve Orhan Veli önemli temsilcileridir.
  • Fabl içinde bir ders ya da öğüt bulunan bir öyküdür. Yazar genellikle bu dersi öykünün sonunda, ''Gülme komşuna, gelir başına,'' gibi bir cümleyle özetler.
  • Fablların kahramanları genellikle havyanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür , konuşur ve tıpkı insanlar gibi davranır.
  • Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop ve Jean de La Fontaine'dir (Jan de La Fonten okunur). Ezop'un fablları İÖ 3oo 'de derlenerek yazıya geçirilmiştir. La Fontaine 17. yüzyılda yaşamış bir Fransız yazardır. İlk fabl kitabını 1668'de yayımlamış, toplam 12 fabl kitabı yazmıştır. La Fontaine'in fablları şiir biçimindedir. La Fontaine, Ezop ve başka yazarlardan esinlenmiş, ama bu öyküleri kendine özgü bir biçimde anlatmıştır. Fabl sevilen bir öykü türüdür. Eski çağlardan günümüze değin birçok yazar bu tür öyküler yazmıştır .
  • ABD'li J ames Thurber ve İngiliz George Orwell çağdaş fabl yazarlarıdır."
  • -----------------------------
  • Fabl insanlar arasında geçmekte olan ibret verici olayların, hayvanlar arasında geçen olaylar haline dönüştürülerek anlatılmasıdır. Fabl, hem didaktik, hem de dramatik bir türdür.
  • [url=http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Latince]
  • Latince Fabula kelimesinden gelir; masal, hikaye demektir.

    Fabl'ler genellikle ahlak dersi veren alegorik hikayelerdir. Fabl'lerde görülen kişilerin ve olayların altında, gerçek kişiler ve olaylar vardır. Bir fabl okunurken veya anlatılan olay takip edilirken, daima eserin iç dünyasına girilerek dile getirilmek istenen asıl düşünce ile temas kurulmalıdır. Aksi halde istenilen neticeye ulaşılamaz.

    Fabl'lerde kişiler, insan dışındaki çeşitli yaratıklar, hayvanlar, fırtına, ağaç vb. gibi varlıklar olabilir. Ancak eserin örgüsünde alegorik kişilerle, gerçek kişiler arasındaki münasebeti, canlı tutmak bir zarurettir. Sembol varlıkla, gerçek varlık arasında sağlam münasebetler kurulmasını sağlayacak hatırlatıcı çizgiler kesinlikle belirtilmelidir.

    Fabl'ler nesir olarak da yazılmakla beraber, genellikle manzum olarak kaleme alınırlar. Bu türün ilk örneklerini batıda La Fontaine, bizde ise XV. yüzyılda Şeyhi vermiştir. Tanzimatta ise Şinasi ile Ahmet Mithat Efendi bu türde eserler yazmışlardır.

    Fabl'ler mutlaka öğretici bir gaye taşırlar. Okuyucuya ahlak dersi verirler. Genellikle konu kısadır. Verilmek istenen mesaj eserin sonunda ya kahramanlardan birinin ağzından ya da sanatçının dilinden açıklanır

    Şeyhi’nin Harname’si edebiyatımızdaki ilk fabl örneği sayılır.



  • HALK HİKAYELERİ

    Anonim halk edebiyatının sözlü ürünlerindendir.

    Genellikle gerçek bir olaya dayanırlar.

    Olağanüstülüklere pek yer verilmez.

    Nazım nesir karışıktır.

    Çoğunlukla aşk, sevgi konuları işlenir, kahramanlık konulu olanlar daha çok destanlara yaklaşır.

    Halk hikayeleri genellikle ozan hikayeci denilen okumuş saz şairleri tarafından anlatılır.
    Halk anlatılarının önemli bir türü olan halk hikayeleri, batıda ve bizde üretiliş tarz ve biçimi belirli bir tür olarak ele alınmış ve diğer anlatı türleri ile karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.

    Halk hikayelerinde de bu anlatım ananesi devam etmekle beraber mühim bazı farklar onu destandan ayırır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

    A-) Tarihi bir vakanın olması şart değildir.

    B-) Nazım-Nesir karışıktır. Zamanla nesir nazıma üstünlük kazanmıştır.

    C-) Şahısları ve olayların anlatılmasında realist, çizgilere daha çok yer verilmiştir.

    D-) Kahramanlıktan çok aşk maceraları konunun ağırlığını teşkil etmektedir.

    Konuları Bakımından Halk Hikayeleri:

    1-) Aşk Hikayeleri

    2-) Kahramanlık Hikayeleri

    3-) Aşk ve Kahramanlık Hikayeleri

    Coğrafi Yayılışları Bakımından Halk Hikayeleri:

    1-) Anadolu'da Bilinen Halk Hikayeleri

    2-) Türk Dünyasının Bir Bölümünde Bilinen Halk Hikayeleri

    3-) Türk Dünyasının Genelinde Bilinen Halk Hikayeleri

    Çeşitli ve sayıları pek çok olan Anadolu Halk hikayeleri, çok değişik kaynaklardan gelmişlerdir. Bunlar arasında, kökleri binlerce yıl önceki Türk tarihinin derinliklerinde olanlar bulunduğu gibi, yeni olaylardan doğanlar veya yabancı kültürden aktarılanlar da vardır. Halk hikayelerini kaba bir sınıflandırma ile, aşağıdaki türlere ayırabiliriz:

    1) Destanlar ve Destanımsılar
    2) Tarihler ve Menkıbeler
    3) Aşık Hikayeleri
    4) Masallar, Fıkralar ve Efsaneler

    1) Destanlar ve Destanımsılar:
    Destan, kelime anlamı olarak Epos demektir; destanın diğer bir türü olan aşık şiirinde tamamen farklıdır. Destanın başlıca niteliği uzun soluklu bir anlatım olmasıdır. Örneğin Oğuzlardan bize kalmış Dede Korkut Kitabı adlı destan, dresden yazmasında 12 boy ve 300 sayfalık bir metindir. Kırgızların Manaz Destanı ortalama olarak 90000 dize tutar. Görüldüğü gibi destanlar en uzun halk edebiyatı türlerindendir.
    Destanlar çoğunlukla nazımla düzenlenmiştir. Aynı diğer halk edebiyatı türlerinde olduğu gibi destanda da söz, ezgi ve seyirlik anlatım biçimi kullanılmaktadır. Bütün bunların dışında destanlar ölçülü söz biçiminde söylenmiş, yani ölçü kullanılmıştır. Destanlarda anlatılanlar kahramanlık hikayeleri ve doğa üstü varlıkların geçtiği olaylardır.
    Destanlar ulusların yazı öncesi çağlarında oluşmuş ve gelişmiş yapıtlardır. Destanlar da, o çağlarda insanları yaratılış, tanrılar, hem de toplumun geçmişine dair bilgiler vemek amacıyla yazılırdı. bu yüzden destanlar konuları bakımından iki grupta toplanır.

    1) Kozmogoni ve mitoloji konuları - Tanrılar ve evrenin yaratılışını inceler
    2) Ulusun geçmişindeki önemli olaylar ve büyük önderler
    Destanların günümüze kattıkları, geleneklerimiz, göreneklerimiz ve tarihimiz hakkında verdiği bilgilerdir.En önemlileri: Oğuz Destanı, Dede korkut hikayeleri, Ergenekon Destanı

    2) Tarihler ve Menkıbeler:
    Önemli bazı tarih olayları, halk arasında, hikaye şekline dökülerek anlatılır. Ağızdan ağıza dolaşan bu hikayeler, zaman geçtikçe, asıl hallerinden uzaklaşırlar. Bunlar, zaman zaman, kimlikleri bilinmeyen kişiler tarafından yazıya geçirilir. Anlatılan tarihi olay, eski çağlara doğru uzaklaştıkça, hayalle beslenerek destana masala doğru kaymaya başlar. Bu kayma, olaylar yazıya üstünden uzun süre geçtikten sonra geçirildiği zaman görülür. "Tevarih-i Al-i Osman" (Osmanoğulları Tarihleri) adlı eser, olaylar yaşandığından çok kısa bir süre sonra yazıya geçirildiği için esasına bağlı kalmıştır. Olağan üstü olaylarla bezenen eserler de, İslam tarihinde görülmektedir: "Seyyid Battal Gazi", "Cafer-i Tayyar", "Hz. Ali'nin Cenkleri" gibi.

    3) Aşk Hikayeleri:
    Aşk hikayelerinin khramanı bir aşıktır. Rürk halkı şiire ve şaire karşı büyük saygı duyduğu için, birçok saz şiarlerinin hayatlarını acı-tatlı olaylarla süsleyerrek hikaye etmişlerdir. Kimi aşıklar da bu halk geleneğine uyarak, kendi hayatlarından kendi aşklarından söz eden hikayeler düzenlemişlerdir.
    Bir saz şairinin hayatı çevresinde doğan hikayelerin en tanınmışları: Köroğlu, Aşık Kerem, Aşık Garip'tir. Köroğlu'ndan bir örnek:
...
Dinleyin ağalar dinleyin beyler
Sorarım bunları birgün olur ki
Adam olup koç bir ata binmişim
Kırarım belleri bir gün olur ki
Ben yükümü dağ başında çözersem
Sıra sıra koç yiğidi dizersem
Yiğitler elinde bade süzersem
Ararım bunları bir gün olur ki
...


4) Masallar, Fıkralar ve Efsaneler:
Masallar nesirle söylenmiş, dinlik ve büyülük inanışlardan ve törelerden bağımsız, tamamiyle hayal ürünü, gerçekle ilgisiz, ve anlattıklarında inandırmak iddiası olmayan, kısa bir anlatıdır. Ancak, masalı sadece "olağanüstü" olayları konu eden yazı biçimi olarak tanımlamak da hata olur, çünkü, hayal ürünü olup olağanüstü olmayan masallar da vardır. Masalı hikaye, destan ve efsaneden ayıran başlıca özellik, masalın, gerek olağan-üstü, gerek gerçek hayattan alınma olayları, hayal ürünüymüş gibi anlatmasıdır.
Fıkra terimi, genelde, fıkra, latife, nükte, ve birçok hallerde sadece hikaye anlatılarına verilen genel addır. Fıkralarda kısa ve yoğun bir anlatım tekniği kullanılır. Bu anlatı biçimi, halk edebiyatında, gerek sözlü, gerek yazılı olsun, bir hazine değerindedir ancak tam olarak derlenmiş, sınıflanmış ve incelenmiş olmadıkları için bu hikayelerden yeterince yararlanılamaz.
Efsaneyi, diğer anlatım türlerinden farklı kılan efsanenin geçmiş hakkında söylediğinin gerçek olarak kabul edilmesidir. Efsaneler gerçek niteliktedir. Diğer bir anlatım farkı ise, efsanelerin günlük anlatım diliyle, uslüpsüz, düz yazı biçiminde yazılmış olmasıdır. Bir destan parçası karmaşık ve uzun soluklu anlatı bütününden kopup, kendine özgü üslup niteliklerini yitirince, sadece olağanüstü yönleriyle bir kişiyi ya da bir olayı bildirmek göreviyle sınırlanınca "efsane" olur.

Etiketler: arastir halk hikayesi, download halk hikayesi, halk, halk hikayeleri, halk hikayeleri indir, halk hikayeleri nelerdir, halk hikayeleri plani, halk hikayelerinin ozellikleri, halk hikayesi, halk hikayesi arastir, halk hikayesi download, halk hikayesi incele, halk hikayesi indir, halk hikayesi konulari, halk hikayesi nedir, halk hikayesi ozellikleri, halk hikayesi plani, halk hikayesi tanimi, halk hikayesi yukle, halk hikayesinin ozellikleri, halk hikayesinin tanimi, hikaye, incele, incele halk hikayesi, indir, indir halk hikayeleri, indir halk hikayesi, konulu halk hikayeleri, yukle, yukle halk hikayesi


En son tarafından Perş. Kas. 01, 2007 11:03 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 2 kere değiştirildi
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı ÖĞRETİCİ METİNLER

Mesaj tarafından Atirpan Bir Salı Ekim 30, 2007 12:26 am

ÖĞretİcİ Metİnler

1. TARİHÎ METİNLER: Toplumları, milletleri, kuruluşları etkileyen hareketlerden doğan, olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bu olaylar arasındaki ilişkileri, daha önceki ve sonraki olaylarla bağlantılarını, karşılıklı etkilenmeleri, her milletin kurduğu medeniyetleri, kendi iç sorunlarını inceleyen bilim dalına tarih tarih incelemeleri sonucunda yazılan metinlere de tarihi metin denir.
2. FELSEFÎ METİNLER: Felsefe konularını ele alan, felsefi problemler üzerinde duran metinlere felsefî metin denir. Yunanca seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum anlamına gelen phileo ile bilgi bilgelik anlamına gelen sophia sözcüklerinin birleşmesinden oluşan felsefe kavramı üzerinde herkesin uzlaştığı net bir tanım yoktur. İnsan yaşamının anlamıyla, varlık, bilgi ve değerle ilgili sorulara cevap bulmaya, bu konularda ortaya çıkan problemleri çözümlemeye çalışır. Felsefi düşünce, araştırmaya ve eleştirel bir tavra dayanan bir düşüncedir. Felsefi düşünce, kendisine veri olarak aldığı her türlü malzemeyi aklın eleştirici süzgecinden geçirir. Felsefe insanın yaşamını, değerlerini ve amaçlarını sorgulayan, bu alanda insan yaşamının ve eylemlerinin kendilerine dayanacağı genel ilkelerin bilgisidir.
3.BİLİMSEL METİNLER : Bilimsel bilgiyi iletmeyi sağlayan metinlere bilimsel metinler denir. Bu yazılarda açıklık ve kesinlik önemlidir. Alanında gerekli donanıma sahip kişilerce kısa, öz ve hemen anlaşılabilir tarzda yazılır. Bu yazıların en önemli amacı bilimsel iletişimi gerçekleştirmektir. Bilimsel metinler; bilimsel makale, tarama, değerlendirme yazıları, konferans raporları, toplantı özetleri olarak gruplandırılabilir. Bu metinler; başlık, özet, giriş, asıl metin, sonuç ve tartıma bölümlerinden oluşur.
:
4.GAZETE ÇEVRESİNDE GELİŞEN METİN TÜRLERİ
Deneme

Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir
Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kul1anırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.
Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: “Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılamanızı istemiyorum” buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.
Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.
Eskiden denemeye verilen “muhasebe” ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.
DOSTLUK ÇAĞRISI(DENEME ÖRNEĞİ)

Dostluk kitabının sayfaları da açılır önümüzde….
Fırtınalardan geçmiş, denenmiş, iyi ve kötü günlerin sınavlarını alın aklığıyla vermiş dostluklar….
Günlük alışkanlıkların, sıradanlıkların ötesine ulaşmış birliktelikler…
Maddî ve manevî paylaşmayı içine alan ilişkiler…
Bizi uyaran, yüreklendiren, aşkı, sevdayı, hoşgörüyü, fedakarlığı bir destana çeviren dostluklar…
Dostluklarımız.
Dostlarımız kitaplar olduğu kadar insanlardır da…Her yaştan, her renkten birbirini tamamlayan, zenginleştiren, farklılıkları âhenge çeviren dostluklarımız, dostlarımız…
Bir anıt dostluktu Hz. Ebubekir’in mağara dostluğu…Kutlu çağın çağımıza ulaştırdığı bir yürek serinliği ve genişliği…
O değil miydi bize Erdem Beyazıt’ın mısralarıyla seslenen:

“Bir orman gibi büyür içimde sevmek
İçimde insan, bir mahşer gibi kabarırken
Ay her suça ortak çıkan kalbim….”

Kalbimiz…Önce onu koruyalım. Aklın ve bedenin sağlığı da ona bağlı çünkü..
Kalp, özge bir mekan….
Tecelli orada gerçekleşir.
Orası bir hükümdarlık şehridir ağyâre yer olmayan.
Kalbi olanın dostu vardır.
Dost O’dur ve O’nunla olandır, olanlardır.
Dost isek ve dostumuz varsa yolumuza haramiler de çıkacaktır.
Olsun….
Yeter ki dostumuz, dostlarımız olsun.
Ferhat ki dost diye kazmasını kayalara değil artık kalplere vuruyor.
İçimizdeki şarkı yeniden başlıyor.
Şarkısız yaşayamayız biz.
Şarkımız “Dost”a “dost”la ulaşmak.
Kitabımızda sevmek, yaşamakta ilk deneydir.
Bir selam yeter kâlp denizlerindeki yolculuğumuz için.

“Ay Allah’ın kulları kardeş olunuz…”
Önce bu bilinci taşıyoruz yüreklerimize…Küçüğümüzle, büyüğümüzle, yazarımızla, okurumuzla, yakında ve uzakta olanımızla “kardeş” olmanın bilincini…
Bu bilinçle ve sorumlulukla kalem ele alınınca görülür ki, dostluk, kardeşlik, arkadaşlık salt kalemlerden ibaret kalan şeyler değil.
Bir çiçek gibi ilâhî ölçüler içerisinde birbirine uzanan eller, birbirine seslenen diller, birbirini gözeten gönüller, gönüllere ekilen sevgi tohumları kabuğunu çatlatmak, toprağı yarmak, boyunlarını güneşe uzatmak, sonra da sağlıklı bir biçimde büyümek, çiçek açmak, meyve vermek istiyorlar.
Bunun için uygun hava, uygun su gerekiyor.
Her şey gibi bu da bir iklim meselesi…
Böylece “selâm” kardeşlik sözleşmesine atılan bir imzadır.
Yetmiyor elbet bu kadarı…
Bir’den bine, binlere ulaşmak, sağlıklı bireylerden sağlıklı topluluklara gitmek…
Samimiyet ve güven en temel şart.
Dostluklarımız ki evrensel yapımızın temel taşlarıdır.
Bu bilinçle ele alınıyor kalem. Böylece bir şiir, bir hikaye, bir deneme, bir roman bir mektuptur kardeşler için, dostlar için.
Bir mesajdır, umuttur, cesarettir.
Yazar, okuyucunun; okuyucu da yazarın dostudur.
Yazarı, salt üreten, okuru ise salt tüketen olarak görmek ve kitabı metalaştırmak ne kadar ilkel bir anlayıştır…
Mustafa Özçelik

Fıkra Hayatın içinden herhangi bir konunun daha çok sosyal, siyasal ve kültürel olayların kişinin penceresinden görüldüğü şekliyle yazılan ve kanıt esasına dayanmayan kısa yazılara fıkra denir. Fıkralar yazanın bakış aşısı ve dünya görüşü doğrultusunda şekillenir. Dil olarak sade bir şekilde yazılmasına rağmen iddialı bir yapısı vardır. Bir kamuoyu oluşturmayı hedefleyen bu yazılar, okuyanlarda etki yaratırlar. Kanıt esası taşımamasından dolayı kısadırlar. Gazete köşelerinde gördüğümüz yazıların hemen hepsi fıkra türünün içine girerler.
Alanla ilgili kaynakların çoğunda fıkra kelimesi iki anlamda kullanılmaktadır. Birincisi gazete fıkraları ikincisi ise küçük öykü niteliğindeki “kıssa’” da denilen nükteli ve güldürücü fıkralardır (Kantemir, 1991, Öner, Kavcar, 1999, Karaalioğlu, 1982)
Pek çok edebiyatçı başka türler yanında fıkra türündeki yazılarıyla da ün yapmışlardır. Ahmet Rasim, Refik Halit Karay, Ahmet Haşim, Halide Edip, Yakup Kadri, Peyami Safa, Falih Rıfkı, Yusuf Ziya, Hasan Ali Yücel, Yaşar Nabi, Burhan Felek, Haldun Taner, Ahmet Kabaklı, Oktay Akbal, Çetin Altan tanınmış fıkra yazarlarımız arasındandır.
Fıkraların başlıca özelliklerini şu şekilde maddeleştirebiliriz:
Fıkrada ele alınan konu: Yazarın ilgisini çeken hemen her konu fıkranın, konusu olmakla beraber daha çok toplumu yakından ilgilendiren günlük olaylar fıkra konusu edilir.
Fıkra konusunun işlenişi: Fıkradaki asıl ustalık buradadır. Konu derinlemesine ele alınmaz, ancak konunun can alıcı noktasına parmak basılır. Konu kısa ve topluca yani yüzeysel ama ustalıkla ele alınıp okuyucuların düşünmeleri sağlanmalıdır. Fıkrada ele alınan konu hakkında bilgi vermek değil, o konu ile ilgili düşündürmek önemlidir. Bu nedenle fıkra okuyucuların belli konularda düşünmelerini sağlayan, tetikleyen bir ateşleyici rolündedir:
Konunun böyle ele alınması fıkra yazısının kültür birikimi ile yakından ilgilidir.
Fıkra konusuna bakış: Fıkrayı makaleden ayıran en önemli özellik fıkra yazarının konuyu görüş açısından ele almasıdır. Fıkrada esas olan kişisel görüş ve düşünüştür. Bu özelliğinden dolayı fıkra yazarı söylediklerini ispatlama gereği duymaz. “Fıkralarda kesinlikten çok güzel, hoş, dokunaklı bir sonuca varmak gayesi güdülür” (Karaalioğlu 1982:209),
Fıkra yazarı her ne kadar konuyu kendi bakış açısı ile ele alırsa alsın, konuyu tarafsızca ele almasını da bilmelidir. “Fıkralarda körü körüne taraf tutmak hoş karşılanmaz. Fıkracı gerçeği olduğu gibi yansıtabilmelidir. Fıkra yazarının taraf tutup tutmaması fıkranın en can alıcı noktasıdır. Bununla beraber gerçek taraf tutmayı gerektiriyorsa gerçeği olduğu gibi yazmalıdır (Karaalioğlu, 1982:210)
Fıkraların dili: Fıkra herkesin rahatça anlayabileceği şekilde yalın olmalı, gereksiz sözlerden uzak durulmalıdır. İnandırıcı, etkileyici bir anlatım kullanılmalıdır.
Fıkraların üslûbundaki bu rahatlık onu makalenin ciddi ve ağırbaşlı üslûbundan ayırır.
Fıkralarda plan: Fıkra da klasik makale planına göre yazılır. Giriş, gelişme ve sonuç. Ancak fıkralar kısa olduğu için bu bölümler makaleye göre daha az yer tutar. Gelişme bölümünde konu makaledeki gibi geniş işlenmez ve ispat1ama yoluna başvurulmaz. Sonuç bölümünde ise bir sonuca bağlamaktan ya da kesin yargıya ulaşmaktan çok dokunaklı bir sonla bitirmek esastır. Bu klasik fıkra türüne özellikle gazete fıkralarında her zaman uyulduğu söylenemez. Yapılan bir araştırmaya göre beş ayrı fıkra planı bulunmaktadır. (Kurudayıoğlu 2000: 12).
Fıkra ile Makale Arasındaki Benzerlikler:
Her ikisi de fikir yazısıdır.
Her ikisi de gazete ve dergilerde yayınlanır.
Her ikisinde de konu zenginliği vardır.
Özellikle gazete makalelerinin toplumu yakından ilgilendiren güncel konuları ele alması ve fıkranın da güncel konular üzerinde yoğunlaşması iki ortak noktalarındandır.
Her iki tür de aynı plana göre yazılır.
Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:
Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla incelerken yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir. Fıkrada ise böyle bir zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım vardır.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİ TÜRLER -YAZIN TÜRLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Salı Ekim 30, 2007 12:28 am



(FIKRA ÖRNEĞİ)
Meral Tamer Milliyet Gazetesindeki köşe yazılarında bisiklete destek vermeye devam ediyor. Coca-Cola’dan her çalışana hediye bisiklet Londra’da 2 yıldır işine bisikletle giden Umut Esmer’in, şimdi ne yapacağını bilemediği bir bisikleti daha oldu
Bazen büyük heyecan duyarak yazdığınız bir yazı, okurun ilgisini çekmeyebilir. Bazı yazılarınız, kamuoyunu kıpırdatmak içindir, halkın da yüreğinde hissettiği bir konuysa yoğun destek gelir ve amacına ulaşır. Bazı yazılarınız kamuyu harekete geçirmek içindir; bizi yönetenler duyarsızsa sonuçsuz kalır. Valilerimizin kel başa şimşir tarak misali, makam aracı olarak altlarına 300 bin YTL’lik en lüksünden S350′ler çekmelerinde olduğu gibi…
Ama bu arada bambaşka bir şey oldu. Yurtdışında yaşayan okurlarımın, işlerine bisikletle gidip gelen valiler, belediye başkanları ve üniversite rektörleriyle ilgili verdiği örnekleri yayınlayınca benim köşe, bisikletseverlerin ilgi odağı haline geldi. Meğer ülkemizde bisiklete binmek isteyip de binemeyen ne kadar çok insan varmış? Önceki gün Levent’te balık alırken, yanıma gelen bir hanım, elimi avuçlarının içine alıp gözlerimin içine bakarak “Size çok teşekkür ediyorum” dedi. Acaba bu kadar candan teşekküre mazhar olabilecek ne yapmış olabilirim? Neyse sonunda anladım, bisiklet yazılarından dolayıymış.
40 yıldır görüşmediğim dostlardan telefon geliyor: “Aslan Meral, bisikletlerimizi çatı arasından çıkarıyoruz, lütfen bu işin peşini bırakma!”
Bisiklet lobisi yok
Hayatında 2 tekerlekli bisikleti olmamış, bisiklete binmesini bile bilmeyen bendeniz, topografik yapısı uygun kentlere bisiklet yolları yapılması, AB ülkelerinde olduğu gibi Türk Trafik Yasası’na da bisikletin ulaşım aracı olarak girmesinin bayraktarlığını yapmaya başlarsam şaşmayın.
Çünkü bisiklet neredeyse sıfır maliyetle size hem spor yaptırıyor, hem ulaşım aracı olarak hizmet ediyor, hem sağlığınızı korumanıza yardımcı oluyor, hem de arkadaşlık ediyor. Aydan Çelik adlı okurumun deyimiyle “Kimi zaman siz onu taşıyorsunuz, kimi zaman da o sizi…” Ama bisikletçilerin, otomotivciler gibi bol paraları yok; reklam verme, lobi yapma imkânları da yok. Öte yandan küresel ısınma ciddi bir sorunmuş, kimin umurunda?
Şirketlerin dikkatine
Geçen hafta Londra’dayken küresel ısınmanın İngilizlerin ana gündem maddesi haline geldiğini gözlemiş ve yazmıştım. Coca-Cola’nın Londra ofisinde çalışan Umut Esmer’den gelen e-posta mesajı, bu görüşümü daha da pekiştirdi. Kurumsal sosyal sorumlulukta mangalda kül bırakmayan bizim şirketlerin dikkatine sunuyorum:
“Londra’da 2 senedir yılın yarısından çoğunda işe bisikletle gidiyorum. Birçok sokakta bisiklet şeridi olduğu gibi, bisiklet özel haritalarından tutun da, özendirici programlara kadar her imkân var. Hatta şirketimiz 2 ay önce her çalışana bir bisiklet hediye etti. (Ki şimdi ne yapacağımı bilemediğim ikinci bisikletim oldu!) Bu arada şoförler konusunda da ihtisas sahibi oldum! Ortadoğulu (ya da Türk) şoför, bisikletliyi kesinlikle tanımıyor; ezilmemek tamamen size kalmış. Doğu Avrupalı öne geçmek için uğraşıyor, ama eğer siz dönemece önce geldiyseniz yol veriyor. İngiliz ise yol vermeyi bırakın, yanlışlıkla aynasına çarpanız bile gülümseyip geçiyor.”

Makale

İlk olarak çıkışı ve gelişimi gazeteler ile olan makale, bugün varlığını sürdürmektedir. Yazı türlerinin çoğalması ve gelişmesi gazetelerde karşılaştığımız fıkra türüne girmekte, makaleler ise daha çok bilimsel içerikli dergilerde yayınlanmaktadır. Makale tam olarak; bilimsel bir konuya yeni bir açıdan bakan ve bunu kanıtlayan bilimsel yazılardır. İki temel özelliği vardır. Bunlardan birincisi konuya yeni bir açıdan bakıyor olması ikincisi ise ispat kaygısı taşımasıdır. Bu yüzden makalelerin dili akıcı ve ciddidir.
Öğretici metin türlerinin ve düşünce yazılarının en önemlisidir. Yapılan makale tanımlarında iki özellik üzerinde durulur. Birinci özellik herhangi bir konuda bilgi vermek, açıklamak, ikincisi, ise bir düşünceyi savunmak, bir savı kanıtlamaktır.
Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri oluşturmak gerekir.
Her yazıda olduğu gibi makalelerin de belli bir plan dâhilinde yazılması gerekir. Doğru planlanmamış bir makale yanlış sonuçlara ulaşacaktır. Kaynaklarda klasik makale planı; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş bölümünde bilgi verilecek, açıklanacak konu veya savunulacak fikir açıklanır. Makalenin en kısa bölümüdür. Makalenin geneline göre bir iki, paragrafı geçmez. İyi bir giriş makalenin oluşmasını sağlayabilir.
Gelişme bölümünde ortaya konulan konu veya savunulacak düşüncenin ayrıntılarına girilir. Konu gerekli görülen yönlerden işlenir, açıklanır. İleri sürülen görüşlerle ilgili belgeler, istatistikler, tarihi gerçekler, özdeyişler, atasözleri, sosyal olaylar ve bilim, teknik alanındaki çalışmalar, buluşlar vb. ortaya konulur. Bu arada kişisel olan ve gerçekliği ispatlanmayan görüş ve iddialardan kaçınmak gerekir. Makalenin en uzun bölümüdür. Ele alınan konuya göre paragraf sayısı değişebilir.
Sonuç bölümünde gelişme bölümünde açıklığa kavuşturulan görüşler doğrultusunda bir sonuca ulaşılır. Ulaşılan sonuç kesin olmalı, hiçbir şüpheye verilmeyecek şekilde ortaya konulmalıdır. Bu bölümde giriş gibi kısadır.

BİR DERGİ VE İKİ TABLO (MAKALE ÖRNEĞİ)
Mathew Hardman’ın suçlanmasında kullanılan delillerden biri, odasında ele geçen “Bizarre” adlı dergilerdi. Birinde, ölü kalbinin nasıl çıkartılacağını anlatan bir röportaj vardı. İnternette ziyaret ettiği sitelerden bazıları vampirlerle, bazıları 50 yıl önce ölen Meksikalı ünlü sürrealist ressam Frida Kahlo ile ilgiliydi. Hele ressamın iki tablosu vardı ki, savcıya göre zanlının vampirliğinin apaçık kanıtıydı. Birinde, yan yana oturmuş, el ele tutuşmuş, şık giyimli iki kadın resmedilmişti. Kadınların kalbi ve damarları gözüküyordu. Diğerinde, yatağa uzanmış çırılçıplak bir kadının başucunda, elinde bıçakla bir erkek durmaktaydı. Adamın beyaz gömleğine kan sıçramıştı, kadının her yanı, çarşaflar, hep kan içindeydi.
Başka deliller de vardı elbette. Bir kere, spor ayakkabısının markası Levi’ydi ve tabanı, bahçede bulunan kırık cam parçası üzerindeki izlere uyuyordu. Tükürük örneğinin DNA profili, pervazdaki kısmi profille eşleşmişti. Paltosunun cebinden çıkan bıçakta ise, hem kendisinin, hem de ölen kadının DNA’sı bulundu. Uyumlu, sakin, çalışkan ve öğretmenleriyle arkadaşlarının örnek öğrenci diye tanımladığı 17 yaşındaki Mathew Hardman, Alman kızla vampir muhabbetine girmeseydi eğer, belki de hiçbir zaman yakalanmayacaktı. Ama daha da önemlisi, avukatı Michael Strain, DNA analizlerinde uzman birine danışsaydı, genç adamı mahkum etmeleri mümkün olamazdı.

Eleştiri (tenkid)

Günümüzde eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit, eleştiri yazan kimseye de “münekkit” denilirdi. Bugün eleştiri yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.
Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan başlıca eleştiri yöntemleri şunlardır.

Tarihi Eleştiri: Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır.

Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır.

İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri değerlendirir.

İzlenimci eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiri “kitaplardan zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür.

Yapısal eleştiri: Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün olduğu anlayışından hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.
Eleştiri en çok makaleye benzer. Her ikisinde de inceleme ve araştırmaya yani belgelere dayanarak değerlendirme yapılır. Makalede yazar bir fikri, bir görüşü açıklar, bildirir veya bir iddiayı kanıtlarken eleştirmen bir eseri veya sanatçıyı inceler, tanıtır, onlar hakkında okuyucuları bilgilendirir ya da eser veya sanatçıyla ilgili görüşler ileri sürer ve kanıtlar. Eleştiri ve makale türlerinin dilleri resmi, anlatım ciddi ve bilimseldir.
Eleştirinin planı da makale gibi giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş: Eser tanıtılır ve eserle ilgili kişisel veya ortak görüşler belirtilir. Eserin bağlı bulunduğu alana getirdiği yenilikler, orijinaliteler incelenir, zamana göre açıklaması yapılır. Ayrıntıları göz önüne serilir.
Gelişme: Eserin ortak zevklerine, bağlı bulunduğu ortam ve alana uygun olup olmadığı araştırılır. Bu araştırma yapılırken yavaş yavaş bir değerlendirmeye doğru gidilir. Bu değerlendirmenin ilmî ve tarafsız olması için eserin diğer eserlerle karşılaştırması yapılır, ekoller ve akımlarla ilgisi üzerinde durulur. Bu alanda eserin konusuna uygun belgesel açıklamalara başvurulur.
Sonuç: Eser üzerinde kesin bir yargıya varılır.
Bugünkü anlamda ilk eleştiri örneğine Tanzimat Edebiyatında rastlanır. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa bu türde eser1er vermişlerdir. Daha sonra, Recaizade ile Muallim Naci arasında şiir Üzerine yapılan tartışmalar eleştiri türünün gelişmesine hizmet etmiştir.
Servet-i Fünûn döneminde de eleştiri türünde eserler verilmiştir. Hüseyin Cahit Cenap Şahabettin ve Ahmet Şuayip özellikle dikkat çeken isimlerdir. Millî Edebiyat döneminde milli bir edebiyat ve sade Türkçe üzerinde yoğunlaşan eleştiri yazıları ile Fuat Köprülü, Ali Canip vb. önemli isimlerdir.
Cumhuriyet döneminde ve sonrasında eleştiri türü diğer sanat dallarına da yönelerek gelişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Refik Ahmet Sevengil, Mehmet Kaplan, Metin And, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Doğan Hızlan gibi yazarlar eleştiri türünde örnekler vermişlerdir.

Sohbet

Herhangi bir düşünceyi, konuyu; yazarın karşısında biri varmış gibi günlük, sıradan ve rahat bir dille anlattığı fikir yazılarıdır. Herhangi bir kanıt kaygısı yoktur. Yazının çerçevesini yazıyı yazanın fikirleri oluşturur. Bu yönüyle fıkra türüne çok benzerler. Dilindeki sadelik ve rahatlık yönünden de denemeyi andıran söyleşiler daha uzun soluklu yazılardır. Söyleşiler bazen röportaj ile de karıştırılırlar. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır. Söyleşiler tek kişilik yazılardır. Oysa röportaj, bir uzmana ve bir de, röportajı yapacak kişiye ihtiyaç duyar.

Sohbet Yazı Türünün Özellikleri:

Sohbet yazılan düşünce yazılarıdır. Sohbetlerde de bir düşünce açıklanır, bilgi verilir. Sohbet yazarı ele aldığı konuda fazla derinleşmez, ileri sürdüğü görüşlerini kanıtlama yoluna gitmez, ancak sezdirmeye çalışır, Bu yönüy1e makaleden ayrılır. Sohbet yazarı kişisel görüşlerini özgürce ifâde edebilme özelliğini taşır. Başkalarının o konuda ne düşündükleri önemli değildir. Herkesin sevdiği bir şeyden berbat bir şey olarak söz edebilir.

Sohbet Yazı Türünün Konusu: Sohbetlerin çoğu günlük sanat olaylarını, genel konuları ele alır.

Sohbet Yazı Türünün Dili ve Anlatımı:

Bu türün dili yalın konuşma dili, anlatımı da konuşma havasında rahat ve samimidir.

Sohbet Yazı Türünün Plânı :

Diğer düşünce yazılarının planı sohbet yazı türü için de kullanılır. Giriş bölümünde ele alınacak konu tanıtılır. Gelişme bölümünde okuyucuyu sıkınadan konu açılır. Bu bölümde tanımlamalar, çözümlemeler, örneklemeler yapılır. Yazar kendi görüşlerini okuyucuya sezdirir. Sonuç bölümünde ise ulaşılan son karar bildirilir.
Sohbet türünün en önemli ismi Ahmet Râsim’dir.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİ TÜRLER -YAZIN TÜRLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Salı Ekim 30, 2007 12:30 am


Daha çok gazete ve dergilerde karşılaştığımız bu türün temel amacı ilgi çeken herhangi bir konuda okuyanları aydınlatmaktır. Bu amaçla iki kişi tarafından gerçekleştirilir. Bu kişilerden biri mutlaka o konu ile ilgili bilgi sahibi ya da uzman olmalıdır. Ancak, bu türde röportaj yapılandan çok röportajı yapan önemlidir. Çünkü yazı onun denetiminde şekillenir ve sonuçlanır. Sorulacak soruların tarzı, içeriği yazının başarısını doğrudan etkiler. Bu amaçla röportajı yapan kişi doğru bir planlama yapmak ve yazıyı kendisi şekillendirmek zorundadır.

Röportaj yapılırken farklı yöntemler uygulanabilir: Sorular önceden röportaj yapılacak kişiye ulaştırılır ve kişi bunlara kendince bir yanıt metni hazırlar. Diğer yöntemde ise sorular doğrudan sorulur ve yanıtlar kaydedilerek sonradan yazıya geçirilir. Bu uygulamada bir kayıt cihazına ihtiyaç vardır. Ancak her iki yöntemde de röportajı yapan bir giriş ve sonuç bölümü hazırlamak zorundadır. Ancak, hiçbir şekilde verilen yanıtlar üzerinde tasarruf, hakkına sahip değildir. Onları kısaltamaz, ekleme yapamaz, özetleyemez ya da tümden çıkartamaz. Bu açılardan bakıldığında bir röportaj hazırlamak hiç de kolay değildir. Çünkü amaç bilgi vermek, aydınlatmak ve konuyu her yönüyle ortaya koymaktır. Bu yüzden taraflı olmak, soruları çeldirici sormak etik açıdan doğru olmadığı gibi okuyanları da etkileyecektir.
Röportaj da gerektiğinde resim ve fotoğraf da kullanılabilir.

Prof. Dr. Kaptan ile Söyleşi (RÖPORTAJ ÖRNEĞİ)

Anabilim dalında öğretmen yetiştirmedeki temel felsefeniz nedir?

Anabilim dalımız 1997 yılında YÖK tarafından eğitim fakültelerinin yeniden yapılandırılması kapsamında Fen Bilgisi branş öğretmeni yetiştirmek üzere açılmıştır.1998-1999 öğretim yılında ilk defa öğrenci alarak eğitime başlandı.YÖK tarafından yeniden yapılandırma kapsamında açılan branş öğretmenlikleri bölümleri aynı zamanda zorunlu temel eğitimin 8 yıla çıkarılmasıyla aynı zamana denk gelmektedir. Zorunlu temel eğitimin 8 yıla çıkarılmasıyla birlikte ilköğretimin II. kademelerindeki branş öğretmenlerine olan ihtiyaç artmıştır. Buna bağlı olarak branş öğretmeni yetiştiren Anabilim dalları açıldı.

Anabilim dalımızda yürüttüğümüz program Fen Bilgisi Öğretmenliği programıdır. Program dahilindeki dersler, kur tanımları ve ders kredileri YÖK tarafından belirlenmiştir. Bu anlamda temel felsefemiz YÖK tarafından belirlenmiş durumdadır ancak bu derslerin içeriğinin ne olacağı Anabilim Dalımız tarafından belirleniyor. Burada bizim temel felsefemiz ve yaklaşımımız devreye giriyor. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölümü Fen Bilimleri Anabilim Dalı olarak şu anda 11 öğretim elemanımız mevcut; bir profesor, iki yardımcı doçent, üç öğretim görevlisi ve beş araştırma görevlisi. Bu öğretim elemanlarımız ve başka bölümlerden aldığımız öğretim elemanı destekleriyle genel olarak; öğrenciyi aktif kılan, öğrenciyi sürecin içine doğrudan katan, bilginin aktarıldığı değil bilgiye ulaşma ve bilgiyi elde etme becerilerinin kazandırıldığı bir yaklaşımı temel felsefe olarak belirliyoruz. Öğretmen adayı öğrencilerimizi yetiştirirken bu felsefeyle yola çıkıyoruz ve onların da ileride meslek yaşantılarında bu felsefeyle hareket etmelerini sağlamaya çalışıyoruz.

Kısacası; temel bilgilerin öğretilmesi yanında bilgiye ulaşma becerileri, bilgiyi elde etme becerileri –ki buna kısaca bilimsel yöntem süreç becerileri diyebiliriz- ve bilimsel tutumların kazandırılmasını ön planda tutan bir öğretmen yetiştirme felsefemiz var.

Anabilim dalında yetiştirdiğiniz öğretmen adaylarından beklentileriniz nelerdir?

Temel felsefemiz kapsamında yetiştirdiğimiz öğretmen adaylarından tabii ki burada aldıkları iyi örnekleri, iyi mesajları kendi öğretmenlik yaşantılarında kullanmalarını ve olumsuz ve yetersiz örnekleri kullanmamalarını bekliyoruz. Yetiştirdikleri ilköğretim öğrencilerinden bilimsel yöntem süreç becerilerini kazandırmayı hedefleyen ve bilgilerin tamamını değil, temel bilgileri vermeyi prensip edinen öğretmenler olmalarını bekliyoruz. Öğretmen adaylarımızın ezbercilikten uzak durmalarını, bunun yerine kavrayarak ve öğrenerek yeni davranışların kazandırılmasını sağlamalarını bekliyoruz. Tabii ki bu beklentiler içinde olmak yetmiyor. Araç gerecin, donanımın, elemanın, her türlü girdinin, kaynağın da bu beklentilerin gerçekleşme sürecine etkisi oluyor. Kaynaklarımızın zaman zaman yetersizliği söz konusu olsa da biz en iyisine ulaşmayı hedefliyoruz.

Öğretmen eğitiminde modeliniz ve öğrenme-öğretme yaklaşımlarınız nelerdir?

İlk soruda da bahsettiğim gibi öğretmen eğitimi modeli YÖK tarafından belirlenen program çerçevesinde uygulanmaktadır. 1. sınıftan başlayarak ilköğretim okullarında uygulama dersleri ve diğer derslerle ilişik uygulama dersleri mevcut. Bu da üniversitedeki teorik eğitimin yanında öğrencinin bizzat eğitim sürecinin içinde olduğu, kendi yaşantısı haline geldiği uygulama derslerini etkin kılıyor. Uygulama ağırlıklı bu modeli hemen hemen her dersimizde belirlemeye çalışıyoruz ki bu 3. ve 4. sınıfta ağırlıklı olarak yer alan öğretim derslerimizde kendini daha fazla gösteriyor. Yani etkin öğrenme yaklaşımlarını burada sunmaya çalışıyoruz. Burada etkin öğrenme yaklaşımı ile kastettiklerimiz; proje tabanlı öğrenme, probleme dayalı öğrenme, çoklu zeka kuramına dayalı öğrenmede olduğu gibi bizzat öğrencinin ilgi ve merakları doğrultusunda bilgiye kendilerinin ulaşmasını temel alan yaklaşımlardır. İçinde bulundukları ortamı bir Fen Bilgisi laboratuarı gibi düşünerek gözlem yapmaları, incelemeleri, araştırmaları ve sürekli bu araştırma ve gözlem sonuçlarından belli yargılara varmaları, bunları test etmeleri şeklinde bir temel becerinin kazandırılması bizim öğretmen eğitimindeki en temel modelimizdir. Bu yaklaşımlarla öğretmen eğitimi alan öğretmen adaylarımız da hizmet içinde aynı yaklaşım ve tutumlarla öğrenme-öğretme süreci hazırlayabilmelidirler.

Teşekkür ederim.
HABER YAZISI
(HABER YAZISI ÖRNEĞİ)
Akdeniz’de tekneleri batan 27 kaçak göçmeni kimse kurtarmaya yanaşmayınca üç gün üç gece balık ağlarının dubalarında yolculuk ettiler.

GANA, Kamerun, Nijerya ve Sudanlı kaçak göçmenleri taşıyan tekne Libya’dan yola çıktı. Derme çatma tekne 6 gün Libya açıklarında sürüklendikten sonra battı. İki balıkçı teknesinin kurtarma girişimi sonuç vermedi. Bölgede bulunan bir Malta gemisi onlara yardım eli uzattı. Kaptan yukarı çıkmalarına izin vermediği için göçmenler, geminin çektiği ton balığı ağlarına tutundular.

Balık kadar değerleri yok

Kaçaklar üç gün üç gece, hiçbir şey yiyip içmeden ağlara tutunarak yolculuk ettiler. Maltalı kaptan, ağlarda 1 milyon dolarlık balık olduğunu, yolunu uzatarak bunu riske atmak istemediğini söyledi. Sonunda Sicilya yolu üzerinde bir İtalyan donanma gemisi göçmenleri yukarı çekip İtalya’nın Lampedusa Adası’na götürdü.

5 günde 120 kurban

Olayı, “Avrupa’nın Utancı” başlığıyla kapak konusu yapan İngiliz Independent gazetesi, bu 27 göçmenin yine de şanslı olduğunu, çünkü aynı bölgede son beş gün içinde dört ayrı teknenin batması sonucu toplam 120 Afrikalının öldüğünü bildirdi.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı SANAT DEĞERİ TAŞIYAN OLAYA DAYALI ANLATIM TÜRLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Perş. Kas. 01, 2007 11:16 pm



ÖYKÜ

Gerçek ya da gerçeğe benzer bir olayı aktaran kısa düz yazı şeklindeki anlatıdır.
Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır.
Öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur.
Karakterler belli bir olay içinde gösterilir. Bu karakterlerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır.
Konu tümüyle düş ürünü olabilir, ya da son derece gerçekçidir. Genellikle ironik bir rastlantı yoluyla yaratılan özel bir an üzerindeki yoğunlaşma sürpriz sonlara olanak verir.
Eski Yunan’daki fabl ve kısa romanslar, Binbir Gece Masalları öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımlarının yaygınlaşmasıyla edebi bir tür haline gelebildi.
Edgar Allan Poe’nin Grotesk ve Arabesk öyküleri adlı eseriyle yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil Avrupa’da da etkili oldu. Almanya’da Heinrch von Kleist, ve E. T. A. Hoffmann, psikolojik ve metafizik sorunları öykülerinde masalsı bir anlatımla yansıttılar.
20. yüzyıla girildiğinde öyküler ilk kez genellikle gazete ve dergilerde yayınlanıyor ve bu yüzden gazeteciliğe özgü yerel renkler taşıyordu. Bret Harte’nin öyküleri, Ruyard Kipling’in Hindistan’daki yaşamı anlatan öyküleri, Mark Twain’in Missisippi öyküleri bu özelliktedir.
Rusya’da Gogol, Dostoyevski, Turgenyev ve Çehov’un öyküleri, öykü türünün edebi eserler arasında sağlam bir yere oturmasına büyük katkı sağladı.

Türk edebiyatında öykü
Türk edebiyatında Batılı anlamdaki ilk öyküler Tanzimat döneminde yazıldı. İlk öykü yazarları, Ahmed Midhat, Emin Nihat, Samipaşazade Sezai ve Nabizade Nazım’dı.
Türk öykücülüğünü yetkinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi.
2. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte öyküde toplumsal ve siyasi sorunlar işlenmeye başladı. Türkçe’de yabancı sözcüklerin temizlenmesi, yazımda konuşma dilinin hakim olması, taşra yaşamının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünde yeri bir çığır açtı. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi. F. Celaleddin, Selahattin Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kunt, Mahmut Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlan isimlerdir.
Cumhuriyet dönemi 1930’lar sonrasını kapsar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir öykü dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar öykü yazarları olarak ön plana çıktı. Günümüzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir.
Olmuş ya da olması mümkün olan olayları anlatan kısa sanat eserleridir.
*Tek bir olay vardır.Olaycıklar yoktur.
*Şahıs kadrosu romana göre dardır.
*Kişiler çoğu zaman hayatlarının belli bir anı içinde anlatılır.
*İki tür hikaye görülür;
a)Olay Hikayesi: Maupassant tarzı da denir. Olay esastır.Bizdeki temsilcisi, Ömer Seyfettindir.
b)Durum Hikayesi: Çehov tarzı da denir. Olaydan çok insanın belli bir zaman dilimindeki durumu anlatılır.Bizdeki temsilcisi, Sait Faik Abasıyanıktır


En son tarafından Cuma Kas. 02, 2007 1:32 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı HİKAYE

Mesaj tarafından Atirpan Bir Perş. Kas. 01, 2007 11:42 pm

Yaşanmış veya yaşanabilir bir olayı,belli kurallara bağlı olarak anlatan kısa yazılara hikaye(öykü) denir.
Hikayede kişiler hayatlarının sadece bir yönüyle ele alınırlar. Olay veya kişilere ait ayrıntıya girilmez.
Hikayede kişi ve olay sayısı azdır. Kimi zaman olaya gerek duyulmaz. Hayatın bir kesiti alınır. Bir “an” ın hikayesi oluşturulur, “insan gerçeği” bir iki yanıyla ele alınır.
Hikaye, ilk olarak İlk Çağ Anadolu’sunda masala ve tarihi eserlere girmiştir. Hoşa giden , eğlendirici anlatım olarak gelişen hikayeye ,bu anlamıyla Homeros destanlarının ve Heredot tarihinin anlatımlarında rastlanır.
Orta Çağ ’da özellikle Hindistan’da “Binbir Gece Masalları” yla sağlam bir hikaye geleneğinin varlığı bilinmektedir. Bu gelenek Arapça’dan yapılan çevrilerle Avrupa’ya yayıl-mıştır. Ancak bu çağ Avrupa’sında yaygın olan hikayeleri ,masal,efsane,rivayet anlatımların-dan ayıramıyoruz.
Hikaye türünün ilk büyük başarısını XIII. Yüzyılda İtalyan edebiyatında görüyo-ruz. Bu yüzyılda yazılan hikayelerin büyük çoğunluğu nüktelidir;Ancak serüven hikayeleri de az değildir.
Hikayeye bugünkü anlamda ilk edebi kimliği kazandıran İtalyan yazar Boccacio –dur. Sanatçı , rönesans hikayecilerini de etkilemiştir. Rönesans’tan sonra hızla gelişen hikaye XIX. Yüzyılda edebiyatın en yaygın türlerinden biri olmuştur.
Aynı yüzyılda, Tanzimat’ın ilanını takiben batının etkisiyle edebiyatımıza giren modern hikayeden önce Türk edebiyatının yüzyıllar süren sağlam bir hikaye geleneği vardır.
Bir kısmı günümüzde de yaşayan halk hikayeleri , meddah hikayeleri , halk masal-ları bu geleneğin tanıklarıdır. XIV. ve XV. yüzyıllarda yazıya geçirildiği sanılan Dede Korkut Hikayeleri ,çağdaş hikaye tekniğine yakın kurgusu ve planıyla Türk edebiyatının batıdan geri-de olmadığını gösteren eserlerdir.
Hikaye kelimesi ilk olarak Tanzimat’ta “roman” karşılığında kullanıldı. Bugünkü anlamda hikayelere ise “küçük hikaye” denildi.
Haldun Taner; “Öyküyü romanın kısası, romanı öykünün uzunu sanmak bence yanlıştır ;”öykü”nün , “roman”ın ayrı özellikleri vardır. Tekniği başka , işleyişi başka ,üslubu başka iklimi başka….” diyor.
Hikaye hayatın bütünü içinde fakat, bir bölümü üzerine konulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay , gelişim evreleriyle; kişi,zaman,çevre bağlantısı içinde ,hikaye boyunca irdelenir. Yazar bir plana bağlı kalır. Bu tür hikayelere klasik vak’a (olay) hikayeleri diyoruz. Bu teknik, Fransız yazar Guy de Maupassant tarafından yaygınlaştırıldığı için ; klasik vak’a hikayelerine “Maupassant tarzı hikaye “ de denir. Bu tarzın bizdeki temsilcileri Ömer Seyfettin , Refik Halit Karay ,Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi yazarlardır.
Kimin zamansa büyütecin altında incelenen olay değil hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir. Bu tarz hikayenin dünya edebiyatındaki temsilcisi ise Anton Çehov- dur. Çehov tarzı hikayede başarılı yazarlarımız arasında Sait Faik Abasıyanık , Memduh Şevket Esendal vardır.
Hikayede Olay,Plan ve Konu:
Vak’a(olay) hikayelerinde olay önemlidir. Hikaye boyunca olay çeşitli yönleriyle irdelenir. Ayrıca olayın başlaması , gelişmesi ve belirli bir sonuca ulaşması gerekir. Sonuç ,okuyucuyu şaşırtmaz; olayın gelişim aşamasında yer yer merak öğelerine yer verilir ; düğümler oluşur; arkasından çözümler gelir.
Hikayede Olay
Üzerinde söz söylenen , fikir yürütülen olay veya durumudur. Hikayelerde yaşanmış veya yaşanabilir olaylar ele alınır.
Hikayede Plan
Hikayede plan hikaye çeşidine göre değişmektedir. Bu tür bir olay hikayesinde serim(giriş) , düğüm(gelişme) , çözüm(sonuç) bölümü vardır.
Serim:Bölümünde olay , kişi ve kişiler genel anlamda tanıtılır. Zamana ve mekana bağlı özellikler olay ve kişilere bağlı olarak verilir.
Düğüm: Yazar , hikayede , olayın akışı içinde kişiler , zaman, yer öğelerine yönelik bilinmezler düğümünü oluşturur. Hikayelerin hacim olarak geniş ve kapsamlı olmaması , düğüm sayısının da sınırlı olmasını sağlar , Merak öğesi olayı sürükler.
Çözüm:Olay hikayelerinde merak öğeleri , ana düğüm , genellikle beklenmedik biçimde çözülür. Hikayedeki ana olay okuyucuyu etkileyecek bir sonuca ulaşır. Klasik olay hikayelerinde ulaşılan bu sonuç sürpriz olmaz.
Çözüm bölümü hikayede herşeyin bittiği anlamında da değildir. Bir çok hikayede, hikayenin başlangıcı ve sonucu okuyucu tarafından tamamlanır.
Belli bir olay üzerine kurulmayan , anlatımın ön planda olduğu , hayatın bir kesitinin anlatıldığı hikayelere durum hikayesi denir. Kurucusu Anton Çehov’ dur. Yazarın bir plan yapma zorunluluğu yoktur. Durum hikayelerinde serim , düğüm , çözüm düzeni , olay hikayelerinden farklıdır. Olay hikayelerinde önemli ve öncelikli olan merak öğesi , durum hikayelerinde kişisel ve sosyal yorumlardan , duygu ve hayallerden sonra gelir.
Durum hikayelerinde belli bir düşünce güdülmez. Yazar kendi kişiliğini saklar.
Durum hikayelerinde hikaye kahramanları tam olarak tanıtılmaz . Kişilerin yaşam koşulları , zaman ve mekana bağlı olarak , doğal anlatım içinde okuyucuya sezdirilir.
Çevre ve insana ait ayrıntılar dikkatle ve tüm canlılığıyla verildiği halde; düğümlerin çözümü belli bir sonuca ulaşmaz. Olayların ve durumların akışı , okuyucunun hayal gücüne bırakılır. Durum hikayelerinde çoğu zaman olay hikayenin bittiği yerde başlar.
Hikayede Zaman
Zaman , hikayenin temel öğelerinden biridir. Klasik olay hikayelerinde anlatılan olay ya da olaylar , zamana bağlanır. Olay belli bir zaman dilimi içinde başlar ,gelişir ve biter.
Hikayenin konusuna ve yapısına göre zaman uzar veya kısalır. Ancak , hikayede yılları alan bir zaman söz konusu değildir.
Durum hikayelerinde akan zamana yer verilmez . Belli zaman içinde gelişen olay ve olaylar zinciri olmadığı gibi , olaya bağlı değişen bir zaman da yoktur.
Mekan
Klasik olay hikayelerinde olayın geçtiği yere mekan denir. Yazar olayın gelişimi içinde , fazla detaya inmeden , olayın geçtiği mekanı da anlatır.
Durum hikayelerinde mekan anlatılmaz, sezdirilir. Mekana ilişkin verilen ayrıntılar hikaye konusuyla bağlantılıdır.
Hikayede Kişi , Kişiler
Hikayede birinci,ikinci ve üçüncü kişi gibi sınıflandırma yapılır. Birinci kişi baş kahramandır , diğerleri ise yardımcı elemanlardır.
Olay hikayelerinde; hikaye kişileri az da olsa fiziki ve ruhi özellikleriyle tasvir edildikleri halde ; durum hikayelerinde , kişiler tanıtılmaz , olayla ilgili yönleri öne çıkarılır.
Hikayede Dil ve İfade Çeşitleri
Hikaye kişileri,günlük konuşma dilinin tüm canlılığı ile karşılıklı konuşmaktadırlar. Hikaye dilinde cümleler genellikle kısadır. Anlatım , günlük söyleyişte görülen deyim ve sözcüklerle zenginleştirilmiştir.
İfade Çeşitleri
Olay ve durum hikayelerinde anlatılanlar ya yazar tarafından ya da hikaye kişisi tarafından dile getirilir. Hangi durumda olursa olsun , hikayeye, anlatıcının bakışı hakimdir. Olay ve durum , anlatıcı tarafından yönlendirilir. Anlatıcı , hikaye kahramanı veya kahramanları adına düşünür. Hareketleri ve durumları anlatıcı yorumlar.
Görüldüğü gibi hikayede iki türlü anlatım biçimi vardır. Hikaye kahramanı tarafından anlatılanlar hikayelerde “birinci kişili” anlatım; yazarın ağzından anlatılanlar ise hikayelerde ““üçüncü kişili ” anlatımdır. Bazı hikayelerde bu iki anlatım biçimi birlikte kulla-nılır.
Hikaye dilinin zenginliği , yazarın dile hakimiyetiyle ilgilidir. Hikaye dili, yazardan yazara, ayrıca hikaye türüne ve konusuna göre değişir.
Durum hikayelerinde ise günlük dilin kullanılır.
MODERN HİKAYE
Yazarın , insanların her gün gördükleri fakat düşünmedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri hayal ve bir takım olağanüstülüklerle anlattığı hikaye biçimine Modern Hikaye denir.
Hikayede bir tür olarak 1920’li yıllarda ilk defa batıda görülen bu anlayışın en önemli temsilcisi Franz Kafka’dır. Bu türün bizdeki temsilcisi Haldun Taner ,hikayelerinde genellikle büyük şehirlerimizdeki yozlaşmış tipleri ,sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi bir yaklaşımla irdeler. Yazar sade anlatımına ince bir yergi ve yer yer alay katarak , olay ve kişilerin gerçek yönlerini göz önüne serer.
NOTLAR
• Türk Edebiyatında ilk hikayeler, Samipaşazade Sezai’nin yazdığı küçük eserlerdir.
• Batılı anlamda hikayenin Türk Edebiyatındaki ilk temsilcisi Ömer Seyfettin’dir.
• Modern hikayenin Türk Edebiyatındaki temsilcisi ise Haldun Taner’dir.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı ÖYKÜ ÇEŞİTLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Perş. Kas. 01, 2007 11:46 pm

Ö Y K Ü Ç E Ş İ T L E R İ
Hikâye, hayatın bütünü içinde fakat bir bölümü üzerine kurulmuş derinliği olan bir büyüteçtir. Bu büyüteç altında kimi zaman olay bir plan içinde , kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde hikaye boyunca irdelenir. Kimi zaman da büyütecin altında incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir Bu da öykünün çeşitlerini oluşturur. Buna göre

. 1) OLAY ( KLASİK VAK’A ) HİKÂYESİ : Bir olayı ele alarak, serim, düğüm, çözüm plânıyla anlatıp bir sonuca bağlayan öykülerdir. Kahramanlar ve çevrenin tasvirine yer verilir Bir fikir verilmeye çalışılır; okuyucuda merak ve heyecan uyandırılır. Bu tür, Fransız yazar Guy de Maupassant ( Guy dö Mopasan) tarafından yaygınlaştırıldığı için “Mopasan Tarzı Hikâye” de denir
Bu tarzın bizdeki en önemli temsilcileri: Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, H. Rahmi Gürpınar ve R. N. Güntekin’dir..

2) DURUM ( KESİT ) HİKÂYESİ: Bir olayı değil günlük yaşamın her hangi bir kesitini ele alıp anlatan öykülerdir Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz Belli bir sonucu da yoktur. Merak ve heyecandan çok duygu ve hayallere yer verilir; fikre önem verilmez, kişiler kendi doğal ortamlarında hissettirilir. Olayların ve durumların akışı okuyucunun hayal gücüne bırakılır.
Bu tarzın dünya edebiyatında ilk temsilcisi Rus yazar Anton Çehov olduğu için “Çehov Tarzı Hikâye” de denir.
Bizdeki en güçlü temsilcileri : Sait Faik Abasıyanık, Memduh Şevket Esendal ve Tarık Buğra’dır
3) MODERN HİKÂYE : Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak, insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir.
Hikâyede bir tür olarak 1920’lerde ilk defa batıda görülen bu anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka’dır Bizdeki ilk temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler biçimde gözler önüne serer.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı ROMAN

Mesaj tarafından Atirpan Bir Cuma Kas. 02, 2007 12:22 am

Roman

Eskiden beri roman, olmuş ya da olabilecek olayların tasarlanıp belli bir sanat düzeni içinde sunumudur, biçiminde tanımlanmaktadır.
Roman özde insanı hedef alır. İnsanın iç dünyası, çekişmeleri, ruhsal çelişkileri, ev içi hayatı, çevresi, ailesi, hatta hayalleri, gelecekle ilgili plânları hepsi romanın ilgi alanındadır.

Romanın her milletin durumuna göre aldığı kimlik farklı olduğu gibi, gelişme seyri ve aşamaları da farklıdır.

Başlangıçta insanüstü olan öykü kahramanları yavaş yavaş insanlar arasına inmiş ve Rönesans’tan sonra ise bütünüyle sıradan insanlardan seçilmiştir. Batının sınıflı toplum yapısında burjuvazinin etkinliği Rönesans ve Reform hareketlerinin doğal sonucu sayılabilecek Fransız devrimiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bu devrimi hazırlayan iki önemli düşünürün de roman denemeleri yaptığını hatırlarsak (Voltaire ve J.J.Rousseau) romanı burjuvazi ile değilse bile romantik edebiyatla başlatmak hiç de yanlış olmayacaktır.

Edebiyâtımızda roman türünün ilk örnekleri Osmanlı Devleti’nin Batı medeniyeti ile bütünleşmeye çalıştığı Tanzimat döneminde görülür. Tanzimat dönemi siyâsi açıdan 1839'da başlasa da edebî açıdan yaygın görüş ilk özel gazete olan Tercümân-ı Ahvâl’in 1860’ta kurulmasıyla başladığı kabul edilir. Bu dönemde koşullar edebî ve sosyal açıdan eski ve yeninin mukayesesi veya çatışması şeklindedir.

Türk okuyucusunun roman ile tanışması Fransız romanlarının çevirisi yoluyla olur. Yusuf Kâmil Paşa 'nın Fransız yazar Fenelon 'dan yaptığı Telemak -ilk çeviri romanımız- isimli eseri 1862 yılında yayınlanmıştır. Türk romanının doğuşunda ve gelişiminde ve bir okur kitlesinin oluşturulmasında gazetelerin ve çevirilerin büyük katkısı olmuştur. Özellikle romantik eserlerin çevrilmesinde aynı dönemde Fransa'da romantizmin etkisini sürdürüyor olması ve okuyucuların bu tür eserlere ilgi göstermesi etkili olmuştur.

Türk Edebiyâtı’nda ilk roman Şemsettin Sâmi’nin 1872’de yayınladığı Ta’aşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı eseridir.

Roman Türleri

Serüven romanları
Polisiye romanlar
Tarihsel romanlar
Yaşamöyküsel roman
Politik romanlar
Belgesel romanlar
Romantik romanlar
Gerçekçi romanlar
Doğalcı-gerçekçi romanlar
Eleştirel-gerçekçi romanlar
Toplumcu-gerçekçi romanlar
Yeni romanlar
Post-modern romanlar
---------------
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı TİYATRO

Mesaj tarafından Atirpan Bir Cuma Kas. 02, 2007 12:29 am

Tiyatro :

Tiyatro sözcüğü Yunancada seyirlik yeri anlamına gelen teatron sözcüğünden türetilmiş ancak bu sözcük dilimize İtalyancadaki teatro sözcüğünden geçmiştir.
Olmuş ya da olabilecek olayların sahne üzerinde oyuncular tarafından oynanması için yazılmış ya da tasarlanmış edebi eserlere denir. Ayrıca bu seyirlik oyunların oynandığı yer de tiyatro ismini almaktadır. Başlangıçta insanları eğlendirme amacıyla ortaya çıkmış olan bu sanat daha sonra gelişerek sadece eğlendirme değil; insanları etkileme, yaşamdan kesitler sunarak onları düşündürme ve eğitme aracı olarak edebiyatta yerini almıştır. Tiyatro; müzik, dans, resim gibi sanat türlerinden de yararlanmaktadır

Tiyatronun Türleri

Tiyatro, Klasik çağdan başlayarak iki ana kol halinde gelişme göstermiştir. Diğer dramatik eserler bu ana başlıklardan doğmuş ve bu eserler günümüz çağdaş tiyatrosunun temelini oluşturmuştur.

1. Tragedya (Trajedi) : Seyircide heyecan, korku ve acıma hissi yaratarak seyircinin bu yolla ruhunu arındırmasına yardımcı olan tiyatro eserleridir. Trajedi üç birlik kuralına (yer, zaman ve olay) göre yazılır; yani tek bir olay yirmi dört saat içerisinde olup sonuçlandırılmalıdır.
Konularını tarihsel olaylardan ve mitolojiden alır. Ağırbaşlılık, ahlak ve erdem dersleri vermeye özen gösterir. Kişiler sıradan değildir; genellikle olağanüstü kahramanlardır. İlk örnekleri Antik Yunan'da i.Ö. V ve VI yüzyıllarda görülür. XII. asırda klasisizmin etkisiyle Fransa'da tekrar canlandığı görülmüştür.

2. Komedya (Komedi) : Toplumda ve insan ilişkilerinde görülen komik ve gülünç yanların ortaya konulduğu tiyatro eseridir. Komedyada da üç birlik kuralı uygulanır. Konuları günlük yaşamdan alır ve kişiler de yine günlük yaşamdan ve sıradan kişilerdir. Toplumda ve günlük yaşamda görülen eksik ve aksak yanların seyirciye komik yanlarıyla verilmesi hedeflenirken bu konularda seyircinin düşünmesini sağlar.

3. Dram : Tiyatronun tarihsel gelişimi sırasında yukarıda değindiğimiz iki ana türün dışında dram türü de ortaya çıkmıştır. Hem tragedyanın hem de komedyanın özelliklerini içeren ve daha çok toplumsal ve günlük yaşamdaki karşıtlardan yararlanarak konusunu oluşturur. Dramda üç birlik kuralı göz önünde bulundurulmamıştır.
Türk Tiyatrosu

Geleneksel Türk Tiyatrosunda yazılı kaynaklara pek rastlanmamaktadır. Yazılı ilk örnekler Tanzimat Edebiyatıyla birlikte görülmektedir. Geleneksel Türk tiyatrosu genellikle seyirlik geleneği üzerine kurulmuştur. Tarihi uzun yıllara dayanan bu tiyatro Sözlü Tiyatro ürünleri olarak değerlendirilmektedir (Karagöz-Hacivat, meddahlık…).

Çağdaş Türk Tiyatrosu

Türk tiyatrosunun ilk yazılı örneklerinin verildiği dönem batılılaşmanın ivme kazandığı Tanzimat dönemine rastlamaktadır. Geleneksel Türk tiyatrosunun temel oluşturduğu bu tiyatronun ilk örneği Şinasi tarafından yazılmış olan" Şair Evlenmesi" adlı eserdir.

Tanzimat’la birlikte atılan bu adım Çağdaş Türk tiyatrosunun da sistemi olarak doğuşuna neden olmuştur. Bundan sonra dünya tiyatrosundaki gelişimler ve değişimler Türk tiyatrosunu da etkilemiş ve Türk tiyatrosunda köklü değişimler yaşanmıştır.
Türk tiyatrosunun en önemli yazarları, Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Vefik Paşa, Cevat Fehmi Başkut, Haldun Taner, Orhan Asena, Güngör Dilmen olarak sıralanabilir.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİ TÜRLER -YAZIN TÜRLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Cuma Kas. 02, 2007 1:41 am



TİYATRO II
Tiyatro, bir sahnede, seyirciler önünde oyuncuların sergilenmesi amacıyla yazılmış edebi eserdir.
Bir başka deyişle tiyatro; insanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı olarak ifade edilir.
Tiyatro insanla birlikte doğmuş bir sanat türüdür.
Tiyatro terimi genellikle temsil edilen eser anlamında kullanılır. Yunanca theatron sözcüğünden gelmektedir.
Günümüzdeki anlamıyla çağdaş tiyatronun tarihi bağ bozumu tanrısı Diyanizos adına yapılan dinsel törenlere dayanmaktadır. İlk tiyatro şenliği M.Ö. 534 yılında Atina'da yapılmıştır.
Tiyatro, bir sahne sanatıdır. Tiyatro eseri, olayları oluş halinde gösterir. Bu yönüyle konuşma ve eyleme dayanan bir gösteri sanatı olarak da tanımlanabilir.
Yunanca “theatron”dan (θέατρον) doğmuştur. Temsil yeri ve eser, tiyatronun edebiyat öğesidir. Bu edebiyat öğesi yanında tiyatro kavramı içinde oyunculuk, sahne düzeni, ışıklandırma, dekor, kostüm, müzik, dans gibi unsurları da katmak gerekir.
Tiyatronun diğer edebi eserlerden en önemli farkı; diğer edebi eserler okumak ve dinlemek için yazılmışken, tiyatro oyununun sahnede seyirci önünde oynanmasıdır. Değer ölçülerini, izleyenin kanaat ve anlayışlarından alır. Göze görünür bir karaktere sahip olması, canlı olarak meydana geliş niteliğiyle toplum psikolojisine hitap eder.
Tiyatro Metinleri eseri yazan kişi veya kişilere ”müellif” (yani oyun yazarı), yazılı bir metin veya dile getirilmesi oyunculara bırakılmış tasarıya ”eser” (yani tiyatro oyunu) ve oyunu sahnede canlandıran kişilere ”oyuncu” denir. Bu üç öğe kesinlikle bulunur. Ayrıca eserin sahnelenmesinde görev alan sahne amiri, dekoratör, ışıkçı, suflör gibi diğer yardımcı elemanlar da vardır. Seyirlik amaçla yazılmış her oyun, sahnelenmeye uygun değildir. Senaristler bu metinleri senaryo haline getirerek seyirlik oyun düzeyinde bir çalışma sunan tiyatro sanatçılarıdır.
Bir tiyatro eserinde; konu, kişiler, çevre, zaman, üslup, amaç gibi altı unsur vardır. Tiyatroda sosyal hayatın ve insan karakterlerinin tahlil ve eleştirileri yapılır. Tiyatroda en önemli konulardan biri dildir. Fazla ağır olmaması, konuşma diline benzemesi istenir. Böylece ince fikirlerin ve esprilerin seyirci tarafından kolayca kavranması sağlanmış olur. Fakat bunun yanında bazı oyun yazarları belli bir tarz ve mesaj gereği bu unsurları gözardı edebilir veya değiştirebilirler.
Tiyatronun oluşumunda; sahne, dekor, müzik, ışık ve kostüm gibi unsurların bütünlüğü söz konusudur.

Trajedi

Kişilere korku, heyecan ve acındırma telkinleriyle ders vermek amacı güden en eski tiyatro çeşididir.
Şiirsel olarak yazılması ve değişmez kurallara bağlı olması sebebiyle öbür tiyatro çeşitlerinden kolayca ayrılır.
Yunan tanrısı Dionysos'un şenliklerinde yapılan yarışmalarda sahnelenen oyunlarla varolagelmiştir.
Klasik trajediler genellikle beş perdelik oyunlardır. Eski Yunan’da başlayan bu eserler 3 veya 6 perdelik olurdu. O zamanki tiyatrolarda dekor bulunmaz, ancak sahnenin bir köşesinde olayların sebep ve sonuçlarını anlatan bir koro yer alırdı.
Yine klasik trajedilerde, kahramanlar; kral, kraliçe, prenses, eski Yunan’ın tanrı ve yarı tanrıları gibi en üst tabaka kişilerden seçilirdi. Orta tabaka ve basit halk adamlarına rastlanmazdı. Kahramanları arasında geçen olaylar insanların ruhsal zayıflıklarını, tutkularını, iradeye bağlı yüce davranışlarla çakıştırırdı. Özellikle karakterlerin bir "katharsis", yani arınma sürecinden geçmeleri gerekirdi. Bu da ancak farkında olarak ya da olmadan kahramanın büyük bir hata yapması, bu nedenle acı çekmesi ve bu süreç sonunda arınmış olarak doğru bir özü bulmasıyla olabilirdi.
Klasik trajedi Aristoteles tarafından kuramsallaştırılmıştır.
Bu kurama göre olay, zaman ve çevrede birlik demek olan ”üç birlik kuralı” benimsenmiştir. İç içe girmiş karışık olaylar bulunmaz.
Ayrıntıya girmeden tek bir olay gösterilir.
Olayın ön ve son tarafları, sebepleri ve sonuçları gerektikçe konunun ağzından halka duyurulur. Buna “olay birliği” denir. Trajedi olayının bir günde (24 saat) olup bitmiş gibi gösterilmesine “zaman birliği”, tek bir şehrin belli bir köşesinde başlayan olayın yine orada bitmesine de “çevre(mekan) birliği” denir.
Trajedilerde parlak söylevleri andıran yüksek ve asil bir üslup kullanılır. Kaba, çirkin ve niteliği düşük sözler bulunmaz. Trajedi şairleri mısralarının derin manalı ve bilgelik dolu olmasına önem vermişlerdir
Trajedilerde kadere, ahlak, töre ve geleneklere üstün bir değer verilmiştir. Trajedinin amacının, “insanı acılarının ifade edilerek seyircilerin ruhunda korku ve merhamet uyandırılması” olduğu kabul edilmektedir. Bazı klasik trajedi örnekleri, Aiskhylos'un Titan Prometheus'un hikayesini anlattığı Zincire Vurulmuş Prometheus'u, Sophokles'in Kral Oidipus'u ve Euripides'in Andromakhe'ı sayılabilir.
Yunan ve Roma dönemi trajedilerinin kuramsallaştırdığı bu kurallar daha sonra modern tiyatroda değiştirilmiştir. Bazı oyun yazarları özellikle bu kurallarla oynayarak farklı türler yaratmıştır. Bunlara örnek olarak Bertolt Brecht ve Epik Tiyatro verilebilir.

Drama


Trajediyle komediyi bir araya getiren tiyatro çeşididir. Modern tiyatronun sürekli olarak aristokrat zümrenin yaşayişini veya sadece hayatin gülünç taraflarinin sahneye konmasını yeterli bulmayarak hayati birçok tarafıyla temsil etme arzusundan doğmuştur.
Dram, düzyazı ve şiirsel halde yazılabildiği gibi üç perdeden beş perdeye kadar olabilir. Üç birlik kuralını tamamen reddeder. İnsani temalardan çok toplumcu ve milli konuları işler. Konular da çok çeşitli olabilir. En kanlı ve çirkin, ya da gerçekçi olayları seyirciye göstermekten çekinmez.
Konuları tarihten ve hayatın acıklı veya gülünç, çirkin ve ya güzel hemen her olayından alınabilen dramda kader, umut, neşe, kuşku, tasa, facia ve komik davranışlar bir arada bulunabilir. Kahramanları her sınıftan (halk - soylu ayrımı gözetmeksizin) seçilebilir. Her türlü karaktere yer verilir. Dram eserleri gerçekleri göstermeyi amaçlamışlardır.
Dramın ciddi ve ağırbaşlı yazılmış şekline “piyes”, duygulandırıcı ve fazla heyecan verici olanına “melodram” denir. Melodram müzikli oyun demektir yalnız günümüzde müzik kısmı atılmıştır. Bununla birlikte yine dram türlerinden olan "feeri" ise bir masalın sahneye konulmuş şeklidir. Kahramanları cin, peri, dev gibi düşsel varlıklardır. Olayın geçtiği yer ve zaman belli değildir.

Opera


Bütün sözler,hareketlerin ve jestlerin müzikle bestelenmiş ve orkestra şefinin idaresine verilmiş dram ve trajedilerdir. Trajedilerde bir tek kelime müziksiz söylenmez. Opera; müzik, kilise ve paganizm (Eski Yunan Putperestliği)nden çikmiştir. Ağır bir hüzün havası vardır. Olaylar acıklı ve duygusaldır. Çok gösterişli dekor ve giysiler (kostüm) içinde sunulur.

Operet


Sözlerinin müziksiz kısımları müziklerden çok olan tiyatro eserlerdir. Halka hitap etmek için yazılır. Operetlerde renk, ışık, kıyafetler ve dans en göze çarpıcı şekilde kullanılır.

Bale


Müzikli,dansın daha çok öne çıktığı, daha çok lirik ve dram arası bir temada oynanır.

Revü


olaylı eleştirili yapılan çesit

Skeç


Beş-altı dakikaya sığdırılan tablolar halinde kısa, müzikal oyunlardir. Bir çeşidi de radyo skeçleridir.

Bazı tiyatro terimleri

Perde


Bir sahne eserinin uzun bölümlerinden her biridir...





Jest - Mimik


Herhangi bir şeyi açıklamak için oyuncunun yaptığı el kol hareketleridir. Mimik herhangi bir şeyi açıklamak için yaptığı yüz hareketleridir.

Suflör


Oyunculara, rollerinde unuttukları sözleri seyircilere duyurmadan hatırlatan kişidir. Tiyatroda birden fazla suflör olmalıdır."http://tr.wikipedia.org/wiki/Tiyatro"'dan alındı


En son tarafından Cuma Kas. 09, 2007 5:32 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı TİYATRO ÇEŞİTLERİ VE ÖZELLİKLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Cuma Kas. 02, 2007 1:59 am

Tiyatro sözü,şu anlamlarda kullanılır :
1 - Tiyatro eseri,
2 - Tiyatro eserini oynama sanatı,
3 - Tiyatro eserinin oynandığı yer.

TİYATRO ESERİ,
olayları, oluş halinde göstermek için yazılan eserlerdir. Bu eserlerde, olaylar yazarın ağzından değil de, doğrudan doğruya eserlerin kişileri tarafından söylenir, hareketleri, gerçekte olduğu gibi doğrudan doğruya yapılır.

Tiyatro eserinde,
“olay” ve “kişiler” olmak üzere iki unsur bulunur. Olay, bir didişmeden, yani iki karşıt kuvvetin çarpışmasından doğar. Çarpışan kuvvetler, insanla insan, insanla tabiat kuvvetleri olabilir. Kişiler de, aralarında didişen varlıklardır.
Tiyatro eserlerinde,
“serim”, “düğüm”,Çözüm” olmak üzere üç safha vardır. Serim, eserin baş tarafıdır. Burada kişilerin karakterleri olayla ilgileri tanıtılır, eserin konusu hakkında bir fikir verilir. kişiler, olayın kendisi merak verici bir hal alır. Çözüm, eserin sonudur. Bu safhada olay, bir sonuca bağlanır.

Tiyatro eserlerinin başlıca üç çeşidi vardır:

1 - Acıklı tiyatro eserleri,
2 -Güldürücü tiyatro eserleri,
3 - Musikili tiyatro eserleri.

Acıklı
tiyatro eserleri, insanların acıma duygularına hitap eden eserlerdir.
Tragedya dram, melodram, bu cins eserlerdir.

Güldürücü
tiyatro eserleri, güldürme amacı güdülerek yazıları eserlerdir.“Komedya” adı ile bilinirler.

Musikili
tiyatro eserleri, musiki ile söylenerek oynanan tiyatro eserleridir. Opera, opera komik, operet bu cins eserlerdir.


Tragedya :
Seyircilerin korku ve acıma duygularına hitap eden,belli kurallara göre yapılan eserlerdir.

Yunanistan'da
bağbozumu tanrısı Dionysos şerefine yapılan din törenlerinden doğmuştur.

Özellikleri:


1 - Tragedyalarda seyircinin “korku” ve “acıma” duygularını harekete getirmek gayesi güdülür.Eser,baştan sona kadar acıklı ve ciddî bir hava içinde geçer.

2
- Konular mitologyadan ve tarih'ten alınır.

3
- Kişiler,tabiatüstü varlıklar TANRILAR.tanrıçalar, yarı tanrılar) ve yüksek tabakadan kimseler (krallar, asiler) dir.

4-
Eserin “Üç Birlik” kuralına uygun olması lazımdır:

a.
Zaman Birliği : Olayın en çok 2 saat içinde geçebilir hissini uyandırmasıdır.Bunu sağlamak için eserin konusu olayın sonucuna en yakın yerinden alınır, daha önceki olaylar, bir münasebet düşürülerek anlatılırdı.

b.
Yer Birliği : Olayın baştan sona kadar aynı yerde geçmesidir. Tragedyada olay nerde başladıysa orada yürür ve sona erer.

c.
Olay Birliği : Eserin bir tek ana olay etrafında gelişmesidir.

5
- Çirkin sayılan olaylar (vurmak, yaralamak, öldürmek) seyircinin gözü önünde geçirilmez. Bunlar dışarıda yapılır, sahnede haberciler,sırdaşlar vasıtasıyla sadece hikâyesi anlatılır.

6
- Manzum olarak yazılır.

7
- Mutlaka 5 perde olması lazımdır.

8
- İyi bir üslûpla yazılır. Kaba sayılabilecek sözler kullanılmaz.

9
- Tirad ve monologlara çok yer verilir.

İlk örnekleri Yunan edebiyatında görülen tragedya,
daha sonra XVII.yüzyılda, eski Yunan ve Lâtin edebiyatlarının örnek tutulduğu Klâsisizm akımı devrinde, özellikle Fransa'da yeniden canlanarak XIX.yüz yıla kadar sürmüştür.

En büyük tragedya şairleri,
Yunan edebiyatında Aiskhylos,Sophokles, Euripides,Fransız edebiyatında Corneille ve Racine'dir.


Komedya : İnsanların ve olayların gülünç taraflarını ortaya koyan bir tiyatro çeşididir. Komedya da, tragedya gibi, Yunanistan'da, bağbozumu tanrısı Dionysos şerefine yapılan din törenlerinden doğmuştur.

Özellikler:


1 - Komedyada gülünçlükleri ortaya koymak amacı güdülür.

2
- Konular çağdaş toplumdan ve günlük hayattan alınır.

3
- Kişiler, çoklukla halk tabakasından kimselerdir.

4
- “Üç Birlik” kuralına uygun olması lâzımdır.

5
- Çirkin sayılan olaylar dahi seyircinin gözü önünde geçirilir.

6
- Üslûpta her türlü kaba sözlere ve şakalara yer verilebilir .

7
- Manzum olarak yazılır

8
- 5 perde olması lâzımdır. Klâsizm akımından sonra, komedya nesirle de yazılmaya başlanmış perde sayısı da yazarın isteğine bağlı kalmıştır.


Çeşitleri:

1.
Karakter komedyası : İnsan karakterinin gülünç ve aksak taraflarını gösteren komedyadır.

2.
Töre komedyası : Toplumun gülünç ve aksak taraflarını gösteren komedyadır.

3.
Entrika komedyası : Olaylar merak uyandıracak ve şaşırtacak şekilde tertiplenerek,güldürmekten başka bir amaç güdülmeden yazılan komedyadır. Bugün, bu yoldaki komedyalara vodvil adı verilmektedir.

İlk örnekleri Yunan ve Lâtin edebiyatlarında görülen
komedya, Rönesans'tan bu yana Batılı milletlerin edebiyatlarında çok gelişmiştir.

En büyük
komedya yazarları; Yunan edebiyatında Aristophanes,Fransız edebiyatında Moliere'dir.


Dram : Geniş anlamıyla, “tiyatro eseri” demek olan bu söz, XIX.yüzyılın ilk yarısında, Romantik edebiyat devrinde,tragedya'nın belli kurallarını kurmak suretiyle meydana getirilen tiyatro çeşidi anlamında kullanılmıştır.

Özellikleri


1
Dramda,hem acıklı hem de güldürücü olaylarhayatta olduğu gibi bir arada bulunabilir.

2
- Konular tarihin herhangi bir devrinden günlük hayattan alınabilir.

3
Kişiler her sınıf halk arasından seçilebilir.

4
“Üç Birlik” kuralına uyma zoru yoktur.

5
Çirkin sayılan olaylar sahnede oluş halinde gösterilebilir.

6
- Hem nazımla, hem de nesirle yazılabilir.

7
- Perde sayısı yazanın isteğine bağlıdır.

8
- Hayatta rastlanan ince ye kaba her türlü konuşma tarzına yer verilir.


Tiyatronun doğuşu ve gelişmesi:

Tiyatro, her ülkede din törenlerinden doğmuştur.Milletlerin dinlerine ve bu toplum şartlarına göre her memlekette ayrı ayrı özellikler taşıyan tiyatro sanatı ilk defa Yunanistan'da büyük bir gelişme göstermiş ve bugünkü Batı tiyatrosu, Yunan tiyatrosu, bağbozumu tanrısı Dionysos şerefine yapılan din törenlerinden çıkmıştır.

Yunanlılarda
tiyatro yapıları bir tepenin yamacında kurulurdu.Bunlar,üstleri açık yapılırdı. Ortada “orkestra” adı verilen geniş ve daire şeklinde bir meydan bulunurdu: Koro burada dururdu. Dekor çok basitti.Aktörler yüzlerine maske takarlar,üstlerine de, kim olduklarını anlatmaya yarayacak elbiseler giyerlerdi.Tragedya oyuncuları,büyük görünmek için ayaklarına “koforne” denen yüksek nalınlar giyerlerdi.

Tiyatro,
Yunanlılardan Lâtin'lere geçmiş; Ortaçağ'da, Avrupa'da “mister” adı verilen kaba komedyalarla devam etmiş; fakat Rönesans'tan bu yana, eski Yunan tiyatrosunun tesiriyle,modern tiyatro büyük bir gelişme göstermiştir.

Türk Tiyatrosu

İslâmlıktan önceki devirlerde,
Türkler arasında din törenleri sırasında,birtakım dinî temsiler verildiği tahmin edilmekle beraber,dindışı oyunların varlığı hakkında kesin bir bilgi yoktur.

Osmanlı'lar devrinde,
Türk toplumunun tiyatro ihtiyacını karşılayan oyunlar Karagöz ile Ortaoyunu'dur.



En son tarafından Cuma Kas. 09, 2007 5:41 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 5 kere değiştirildi
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı YAZIŞMA TÜRLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Cuma Kas. 02, 2007 2:02 am

YAZIŞMA TÜRLERİ

MEKTUP

Başka bir yerde bulunan kişiye yada kuruma bir bilgi iletmek amacıyla yazılan yazılara mektup denir.
Mektubun diğer yazı türlerinden ayrı bir özelliği vardır. Herşeyden önce; bağımsızdır,ufukları alabildiğine geniştir,dar kalıplar ve kurallar içinde tanımlanamaz. Konuları oldukça bol ve sınırsızdır. Doğallığın ve içtenliğin en çekici belgesidir. Elbette ki herkese aynı içtenlikle mektup yazılmaz. Gönderdiğimiz kişi yada kurumla olan ilginin derecesine göre,mektubun hitap bölümünden,amaç,hatta sonuç bölümüne kadar değişen üslup özelliği vardır.
Mektup kişiliğimizin bir aynasıdır. Saygımız,sevgimiz,karakterimiz,inancımız,görüş ve düşüncelerimiz hatta kültürümüz mektubumuza yansır.
Basit bir yazı türü gibi görülmesine rağmen mektubun da kendine özgü bir düzeni,bir disiplini,bir planı vardır.
Mektup Yazarken Nelere Dikkat Edilmelidir?
· Mektup yazarken kullanacağımız kağıt ve zarf temiz olmalıdır. Bu basit ayrıntı karşımızdakine verdiğimiz değeri gösterir.
· Mektuptaki hitap,göndereceğimiz kişi yada kurum göz önünde bulundurularak seçilmelidir: Sevgili Kardeşim, Canım Kardeşim, Canım
· Babacığım, Aziz Dostum, Saygıdeğer Büyüğüm, Sayın Murat Bey, Sayın Genel Müdür...
· Mektupta daha sonra giriş ve amaç bölümüne geçilir. Bu bölümde mektubun niçin yazıldığı belirtilir.
· Sonuç bölümünde daha çok klişe sözlere yer verilerek, hoşa gidici bir dilekle mektup bitirilir ; sevgi ve saygılar sunar,esenlikler dilerim. gibi.
· Öfkeli anlarda kesinlikle mektup yazılmamalıdır.
· Mektupta kullanılan ağır ve kırıcı sözler, ileride pişmanlığa yol açabilir. Ancak, yazının kalıcı etkisi nedeniyle, yarattığı kırgınlık tümüyle unutulamaz.

· Mektup Türleri

Mektuplar, konularına ve yazanla yazılan arasındaki ilgiye göre üçe ayrılır :
1. Özel mektuplar
2. Resmi mektuplar
3. İş mektupları

Özel Mektuplar

Birbirine yakın, tanışık insanlar ve eş dost arasında yazılan mektuplardır.

Tebrikler

Bayramlarda, yılbaşlarında veya mutlu bir olay dolayısıyla karşı tarafa iyilik ve mutluluk dileklerinde bulunmak amacıyla yazılan kısa,öz ve içten mektuplardır. Bunlarda kağıt yerine daha çok basılı kartlar kullanılmaktadır.

Telgraf

Mektubun gecikebileceği ivedi durumlarda bildirilmesi gereken istek, olay ve haberleri, kısa ve öz olarak anlatan bir mektup türüdür. Telgrafta az ve öz ifade önemlidir.
§ Alacak olanın adı,soyadı ve açık adresi yazılır.
§ Telgraf çekmemize sebep olan konu,kısa ve öz olarak ifade belirtilir.
§ Sağ alt köşeye gönderenin adı ve soyadı yazılır.
§ Telgraf metninin altına bir çizgi çekilir. Bu çizginin altına gönderenin adresi yazılır. Bu bilgi,alıcının bulunmaması durumunda telgrafın iadesi için gereklidir. Ücrete tabi değildir.
Telgraf,bugün kullanım alanı yok denecek kadar az kalmış bir yazışma türüdür.

Resmi Mektuplar

Devlet dairelerinin kendi aralarında veya kişilerle devler daireleri arasında yazılan mektuplardır. Bu tür mektuplarda, konunun uzunluğuna göre tam veya yarım sayfa boyutunda çizgisiz,beyaz kağıtlar kullanılır. Anlatım ciddi ve ağırbaşlı olmalıdır. Konu dışında ayrıntılara ve özel isteklere yer verilmez. Konu en açık ve yalın biçimde ele alınır. Üst makam yetkilisi alt makamdakine yazdığı yazıyı “rica ederim”, alt makamdaki üst makamdakine “bilgilerinize saygıyla sunarım” veya “arz ederim” şeklinde bitirmelidir.
Resmi Yazışmalarda Dikkat Edilecek Noktalar :
· Kağıdın üst yanından iki santim aşağıda ve ortada olmak üzere yazının çıktığı dairenin adresi bulunur.
· Sağ üst köşeye tarih konur.
· Yazıya başlamadan,hangi tarih ve sayılı yazıya cevap olarak yazıldığı belirtilir.
· Yazının ilk paragrafında sorun veya konu ortaya konur.
· Gelişme paragraflarında,bizim konu hakkındaki görüşümüz belirtilir,bizden istenilen bilgiler verilir.
· Sonuç bölümünde,yazının gönderildiği makamın durumuna göre ( alt makam,üst makam ) yazı,rica yada sunu biçimlerinden biriyle bitirilir.
· Resmi yazıyı tamamlayan evraklar,metnin sol alt kısmına,sıra numarası verilerek belirtilir.
· Kağıdın sol en alt köşesine yazıyı daktilo edenle,konuyla ilgili bölüm şefinin ad ve soyadlarının ilk harfleri yazılır.

İş Mektupları

Ticaret ve endüstri kurumlarının birbirlerine ve kişilere, kişilerin bu kurumlara gönderdikleri mektuplara iş mektubu denir. İşyerleri bu mektuplarda, firma ismini taşıyan başlıklı ( antetli ) beyaz kağıtlar kullanırlar. Yazıda daktilo ( veya bilgisayar ) kullanmak yerleşmiş bir kuraldır. İş mektuplarında da konu kısa,öz olarak açık ve yalın bir anlatımla ele alınmalıdır. Resmi mektupların özellik ve yazılışlarını kavramış olmak bu tür mektup yazmada da büyük kolaylık sağlar.
İş Mektuplarının Yazılışında Uyulacak Kurallar :
· Ciddi bir anlatım kullanılmalı, kısa ve özlü bir anlatım yolu seçilmelidir.
· Her iş için ayrı bir mektup yazılmalıdır.
· Daktilo veya mavi mürekkepli dolma kalem kullanılmalıdır.
· Ele alınan konu hakkında amaca uygun açıklamalar yapılmalı, gerekli yerlerde teknik terimler kullanılmalıdır.
· İstekler yapmacıklığa kaçmadan ciddi bir hava içinde belirtilmeli, saygı bildiren kelimeler ölçülü şekilde kullanılmalıdır.
· Eğer yazılan iş mektubu, bir başka mektuba cevap niteliği taşıyorsa,bu, metnin başında “ilgi” bölümünde belirtilmelidir. Bunun için o mektubun tarihi ve numarasının yazılması yeterlidir.

DİLEKÇE

Bir dilekte yada şikayette bulunmak veya bilgi vermek amacıyla resmi makamlara sunulan tarihli,imzalı mektuptur.Kişiyi ve kamuyu ilgilendiren bir hakkın sağlanması, bir haksızlığın düzeltilmesi, kaldırılması için gerçek yahut tüzel kişilerce ilgili makamlara yazılan yazılara dilekçe denildiği gibi, “istida, arzuhal” de denir.
Dilekçe Yazımında Göz Önünde Bulundurulması Gereken Kurallar :
· Dilekçeler,konularına göre uzun veya kısa olabilir. Konular kısa v öz olarak belirtilir. Gereksiz ayrıntılara yer verilmez.
· Dilekçelerde ciddi, ağırbaşlı bir dil kullanılır. Anlatımın yalın ve duru olmasına özen gösterilir. Süslü,yapmacık,laubali bir ifadeden kesinlikle kaçınılmalıdır.
· Dilekçeler ; çizgisiz,beyaz dosya kağıdına daktiloyla veya dolmakalemle,okunaklı el yazısıyla yazılmalıdır.
· Dilekçe hangi kuruma veriliyorsa,bu makamın adı başa yazılır. Kurum adının sağ altına kurumun bulunduğu şehir adı yazılır.
· Konunun kısa bir özeti bu başlığın altına yazılır.
· Daha sonra konunun belirlendiği metin bölümüne geçilir. Bu bir şikayet dilekçesiyse,şikayet sağlam kanıtlara dayandırılmalıdır. Eğer iş isteme dilekçesiyse, öğrenim durumu,yaş,kısa bir özgeçmiş,kurumca aranan seçkin nitelikler açık seçik belirtilmelidir.
· Dilekçede bir durum belirtiliyorsa ,son cümle “Durumu bilgilerinize saygılarımla sunarım”, bir istek belirtiliyorsa “Gereğini izinlerinize saygılarımla sunarım” şeklinde olmalıdır.
· Dilekçe bitiminde sağ alt köşeye ad ve soyadı yazılmalı,imzalanmalıdır. Tarih,isim ve imzanın bir satır üstünde olabileceği gibi dilekçenin sağ üst köşesine de konulabilir.
· Sol alt köşeye açık adres yazılmalıdır.
Dilekçe, herkesin zaman zaman yazmak zorunda kalabileceği bir mektup türüdür. Dilekçenin ilk bakışta güven verici bir düzen içinde olması gerekir.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı COŞKU VE HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER ŞİİR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Cuma Kas. 02, 2007 2:04 am

Şiir

Zengin sembollerle, ritimli sözler ve seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan edebi anlatım biçimi, şiirin yapılabilecek en kısa tanımıdır.

Edebiyatın en kısa olmasına rağmen en etkili türü şiirdir. Şiir diğer edebiyat türleri içinde özel bir yere sahiptir. Ortaya çıkışı neredeyse dilin doğuşuna kadar uzanan şiir, bilinen en eski edebi türüdür. Bütün uluslarda, kültürlerde ve insan topluluklarında sözlü gelenekle doğan bu tür pek çok dilin de ilk yazılı örneklerindendir. Şiir; insana insanı, evreni ve varlıkları tanıtır. Bu anlamda şiir, özel bir düşünme ve duygulanma biçimidir. Şiirin, temeli düşünce ve imgedir. İmgeler, duyularımızla aldığımız varlıkların, durumların zihnimizde oluşan yeni görüntüleridir. İmgelerin gücü şiirin başarısına doğrudan etki eder.

Şiir Türleri

Şiirler konularına ve biçimlerine göre beşe ayrılmaktadır. Bunlar:

Lirik Şiir : İçten gelen duyguların coşkulu bir dille anlatıldığı şiir türüdür.
Epik Şiir : Kahramanlık duygularını anlatan şiir türüdür.
Pastoral Şiir : Tabiatı anlatan şiir türüdür.
Didaktik Şiir : Öğretici, insanlara ders verici nitelikteki şiir türüdür.
Dramatik Şiir : Tiyatroda oynanmak için yazılan şiir türüdür.
Satirik Şiir : İnsanları yermek, hicvetmek için yazılan şiir türüdür.

Türk Edebiyatında Şiir

Bütün milletlerde olduğu gibi Türklerde de en eski edebiyat türü şiirdir. Daha çok destan özel1iği taşıyan bu eserler kuşaktan kuşağa geçerek günümüze kadar gelebilmişlerdir. Dede Korkut Hikâyeleri, Köktürk destanı, Saka destanı örnek gösterilebilir. İslamiyet sonrası Türk Şiiri iki kol halinde gelişme göstermiştir: Bunlardan ilki Divan şiiri, diğeri ise Halk Şiiridir.

Tanzimat Edebiyatına kadar bu gelenekle gelen Türk Şiiri bu edebiyatla değişiklikler göstermiştir. Tanzimat şiiri daha çok Batılılaşmanın hızlandığı dönemle eş zamanlı olarak gelişmiş ve bu nedenle içerik olarak köklü değişikliklere uğramıştır. Özellikle Fransız şiirinin örnek olarak alındığı bu şiirde konular toplumsal sorunlar ve hak, eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramlar üzerine kurulmuştur. Biçim olarak Divan şiirinin özelliklerini yansıtan bu şiirde genellikle aruz ölçüsü kullanılmakla birlikte hece vezniyle yazılan şiirlere de rastlanmaktadır. Yeni ve Batılı anlamda bir edebiyat kurmak isteyen Servet-i Fünûn şairleri toplumsal sorunlardan uzaklaşarak daha çok bireysel konulara yönelmişler ve Divan şiirinin tüm biçimsel özelliklerini şiirlerinde yansıtmışlardır. Millî Edebiyat şiiri ise; adından da anlaşılacağı gibi daha çok millîleşme hareketinin bir sonucudur. Millî konuların işlendiği bu şiirde hece ölçüsü ve sade bir Türkçe kullanılmaya özen gösterilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi Türk şiiri yukarıda saydığımız tüm bu şiir geleneğinden ilham alarak günümüze değin büyük bir gelişme göstermiştir. Toplumcu Gerçekçi, Garip Hareketi, İkinci Yeni akımı başta olmak üzere pek çok anlayışla değişip gelişmiştir. "Modern şiir" diye adlandırılan günümüz şiirinin en önemli unsuru şiirde kullanılan dil olmuştur. Şiir dilinin günlük konuşma dilinden farklı olduğunu söyleyen ve şiirde kapalılığı seçen, anlama önem veren "imge"yi şiirin temeli sayan bir anlayış doğmuş ve şairin uyak konusunda kendisini tamamen özgür hissettiği bir ortam oluşturulmuştur.
Tüm bu gelişmelerle Türk şiiri bugün dünya şiirinde saygın bir yere sahip olmuştur. [/size]


En son tarafından Cuma Kas. 09, 2007 5:44 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı BİLGİ VERMEYİ HEDEFLEYEN DÜŞÜNCE YAZILARI

Mesaj tarafından Atirpan Bir Cuma Kas. 02, 2007 2:07 am

Deneme

Bir insanın herhangi bir konuda içini dökmek, paylaşmak amaçlı kesin hükümlere varmadan samimi bir üslupla yazdığı yazılara deneme denir
Deneme tür ve üslup olarak pek çok türe yaklaşır. Bu yüzden de yazılması en zor olan türlerdendir. Belki de adı bu yüzden denemedir. Deneme yazarken paylaşımcı ve samimi bir üslup kul1anırken sohbete, düşünmemizi ortaya koyarken fıkraya, duygularımızı ortaya koyarken eleştiriye yaklaşma riski her zaman vardır.
Bu türün en büyük ustası Montaigne kitabının önsözünde özetle şöyle demektedir: "Eğer mümkün olsaydı karşınıza anadan doğma çıkardım. Bu kitapta size asla bir şey kanıtlama iddiam yoktur. Elimden geldiğince size beni anlattım. Bana hak vermenizi ya da yargılamanızı istemiyorum" buradan da anlaşıldığına göre denemeler iddialı olmayan, ispat kaygısı taşımayan; temel anlamda insan doğallığına dayanan eserlerdir.
Deneme, Avrupa edebiyatında Fransız Montaigne ile başladı. Türk edebiyatında ise Tanzimat sonrasında özellikle de Servet-i Fünûn döneminde karşımıza çıkar. Ancak asıl gelişmesini Cumhuriyet döneminde gerçekleştirir. Günümüzde deneme en sevilen türlerden biridir.
Eskiden denemeye verilen "muhasebe" ismi, onun konusu hakkında bir ipucu vermektedir. Çünkü denemeler toplumsal konulardan daha çok kişisel: konulara, soyut dünyalara ve iç hesaplaşmalara daha yakındır. Bu yönüyle fıkra türünden ayrılır. Fıkralar toplumsal konulara kişisel yaklaşımlar getirirken deneme iç dünyanın samimi itirafı gibidir.

Fıkra

Hayatın içinden herhangi bir konunun daha çok sosyal, siyasal ve kültürel olayların kişinin penceresinden görüldüğü şekliyle yazılan ve kanıt esasına dayanmayan kısa yazılara fıkra denir. Fıkralar yazanın bakış aşısı ve dünya görüşü doğrultusunda şekillenir. Dil olarak sade bir şekilde yazılmasına rağmen iddialı bir yapısı vardır. Bir kamuoyu oluşturmayı hedefleyen bu yazılar, okuyanlarda etki yaratırlar. Kanıt esası taşımamasından dolayı kısadırlar. Gazete köşelerinde gördüğümüz yazıların hemen hepsi fıkra türünün içine girerler.
Alanla ilgili kaynakların çoğunda fıkra kelimesi iki anlamda kullanılmaktadır. Birincisi gazete fıkraları ikincisi ise küçük öykü niteliğindeki "kıssa'" da denilen nükteli ve güldürücü fıkralardır (Kantemir, 1991, Öner, Kavcar, 1999, Karaalioğlu, 1982)
Pek çok edebiyatçı başka türler yanında fıkra türündeki yazılarıyla da ün yapmışlardır. Ahmet Rasim, Refik Halit Karay, Ahmet Haşim, Halide Edip, Yakup Kadri, Peyami Safa, Falih Rıfkı, Yusuf Ziya, Hasan Ali Yücel, Yaşar Nabi, Burhan Felek, Haldun Taner, Ahmet Kabaklı, Oktay Akbal, Çetin Altan tanınmış fıkra yazarlarımız arasındandır.
Fıkraların başlıca özelliklerini şu şekilde maddeleştirebiliriz:
Fıkrada ele alınan konu: Yazarın ilgisini çeken hemen her konu fıkranın, konusu olmakla beraber daha çok toplumu yakından ilgilendiren günlük olaylar fıkra konusu edilir.
Fıkra konusunun işlenişi: Fıkradaki asıl ustalık buradadır. Konu derinlemesine ele alınmaz, ancak konunun can alıcı noktasına parmak basılır. Konu kısa ve topluca yani yüzeysel ama ustalıkla ele alınıp okuyucuların düşünmeleri sağlanmalıdır. Fıkrada ele alınan konu hakkında bilgi vermek değil, o konu ile ilgili düşündürmek önemlidir. Bu nedenle fıkra okuyucuların belli konularda düşünmelerini sağlayan, tetikleyen bir ateşleyici rolündedir:
Konunun böyle ele alınması fıkra yazısının kültür birikimi ile yakından ilgilidir.
Fıkra konusuna bakış: Fıkrayı makaleden ayıran en önemli özellik fıkra yazarının konuyu görüş açısından ele almasıdır. Fıkrada esas olan kişisel görüş ve düşünüştür. Bu özelliğinden dolayı fıkra yazarı söylediklerini ispatlama gereği duymaz. "Fıkralarda kesinlikten çok güzel, hoş, dokunaklı bir sonuca varmak gayesi güdülür" (Karaalioğlu 1982:209),
Fıkra yazarı her ne kadar konuyu kendi bakış açısı ile ele alırsa alsın, konuyu tarafsızca ele almasını da bilmelidir. "Fıkralarda körü körüne taraf tutmak hoş karşılanmaz. Fıkracı gerçeği olduğu gibi yansıtabilmelidir. Fıkra yazarının taraf tutup tutmaması fıkranın en can alıcı noktasıdır. Bununla beraber gerçek taraf tutmayı gerektiriyorsa gerçeği olduğu gibi yazmalıdır (Karaalioğlu, 1982:210)
Fıkraların dili: Fıkra herkesin rahatça anlayabileceği şekilde yalın olmalı, gereksiz sözlerden uzak durulmalıdır. İnandırıcı, etkileyici bir anlatım kullanılmalıdır.
Fıkraların üslûbundaki bu rahatlık onu makalenin ciddi ve ağırbaşlı üslûbundan ayırır.
Fıkralarda plan: Fıkra da klasik makale planına göre yazılır. Giriş, gelişme ve sonuç. Ancak fıkralar kısa olduğu için bu bölümler makaleye göre daha az yer tutar. Gelişme bölümünde konu makaledeki gibi geniş işlenmez ve ispat1ama yoluna başvurulmaz. Sonuç bölümünde ise bir sonuca bağlamaktan ya da kesin yargıya ulaşmaktan çok dokunaklı bir sonla bitirmek esastır. Bu klasik fıkra türüne özellikle gazete fıkralarında her zaman uyulduğu söylenemez. Yapılan bir araştırmaya göre beş ayrı fıkra planı bulunmaktadır. (Kurudayıoğlu 2000: 12).
Fıkra ile Makale Arasındaki Benzerlikler:
Her ikisi de fikir yazısıdır.
Her ikisi de gazete ve dergilerde yayınlanır.
Her ikisinde de konu zenginliği vardır.
Özellikle gazete makalelerinin toplumu yakından ilgilendiren güncel konuları ele alması ve fıkranın da güncel konular üzerinde yoğunlaşması iki ortak noktalarındandır.
Her iki tür de aynı plana göre yazılır.
Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:
Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla incelerken yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir. Fıkrada ise böyle bir zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım vardır.

Makale

İlk olarak çıkışı ve gelişimi gazeteler ile olan makale, bugün varlığını sürdürmektedir. Yazı türlerinin çoğalması ve gelişmesi gazetelerde karşılaştığımız fıkra türüne girmekte, makaleler ise daha çok bilimsel içerikli dergilerde yayınlanmaktadır. Makale tam olarak; bilimsel bir konuya yeni bir açıdan bakan ve bunu kanıtlayan bilimsel yazılardır. İki temel özelliği vardır. Bunlardan birincisi konuya yeni bir açıdan bakıyor olması ikincisi ise ispat kaygısı taşımasıdır. Bu yüzden makalelerin dili akıcı ve ciddidir.
Öğretici metin türlerinin ve düşünce yazılarının en önemlisidir. Yapılan makale tanımlarında iki özellik üzerinde durulur. Birinci özellik herhangi bir konuda bilgi vermek, açıklamak, ikincisi, ise bir düşünceyi savunmak, bir savı kanıtlamaktır.
Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri oluşturmak gerekir.
Her yazıda olduğu gibi makalelerin de belli bir plan dâhilinde yazılması gerekir. Doğru planlanmamış bir makale yanlış sonuçlara ulaşacaktır. Kaynaklarda klasik makale planı; giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş bölümünde bilgi verilecek, açıklanacak konu veya savunulacak fikir açıklanır. Makalenin en kısa bölümüdür. Makalenin geneline göre bir iki, paragrafı geçmez. İyi bir giriş makalenin oluşmasını sağlayabilir.
Gelişme bölümünde ortaya konulan konu veya savunulacak düşüncenin ayrıntılarına girilir. Konu gerekli görülen yönlerden işlenir, açıklanır. İleri sürülen görüşlerle ilgili belgeler, istatistikler, tarihi gerçekler, özdeyişler, atasözleri, sosyal olaylar ve bilim, teknik alanındaki çalışmalar, buluşlar vb. ortaya konulur. Bu arada kişisel olan ve gerçekliği ispatlanmayan görüş ve iddialardan kaçınmak gerekir. Makalenin en uzun bölümüdür. Ele alınan konuya göre paragraf sayısı değişebilir.
Sonuç bölümünde gelişme bölümünde açıklığa kavuşturulan görüşler doğrultusunda bir sonuca ulaşılır. Ulaşılan sonuç kesin olmalı, hiçbir şüpheye verilmeyecek şekilde ortaya konulmalıdır. Bu bölümde giriş gibi kısadır.

Eleştiri (tenkid)

Günümüzde eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit, eleştiri yazan kimseye de "münekkit" denilirdi. Bugün eleştiri yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.
Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan başlıca eleştiri yöntemleri şunlardır.

Tarihi Eleştiri: Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır.

Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır.

İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri değerlendirir.

İzlenimci eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiri “kitaplardan zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür.

Yapısal eleştiri: Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün olduğu anlayışından hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.
Eleştiri en çok makaleye benzer. Her ikisinde de inceleme ve araştırmaya yani belgelere dayanarak değerlendirme yapılır. Makalede yazar bir fikri, bir görüşü açıklar, bildirir veya bir iddiayı kanıtlarken eleştirmen bir eseri veya sanatçıyı inceler, tanıtır, onlar hakkında okuyucuları bilgilendirir ya da eser veya sanatçıyla ilgili görüşler ileri sürer ve kanıtlar. Eleştiri ve makale türlerinin dilleri resmi, anlatım ciddi ve bilimseldir.
Eleştirinin planı da makale gibi giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur.
Giriş: Eser tanıtılır ve eserle ilgili kişisel veya ortak görüşler belirtilir. Eserin bağlı bulunduğu alana getirdiği yenilikler, orijinaliteler incelenir, zamana göre açıklaması yapılır. Ayrıntıları göz önüne serilir.
Gelişme: Eserin ortak zevklerine, bağlı bulunduğu ortam ve alana uygun olup olmadığı araştırılır. Bu araştırma yapılırken yavaş yavaş bir değerlendirmeye doğru gidilir. Bu değerlendirmenin ilmî ve tarafsız olması için eserin diğer eserlerle karşılaştırması yapılır, ekoller ve akımlarla ilgisi üzerinde durulur. Bu alanda eserin konusuna uygun belgesel açıklamalara başvurulur.
Sonuç: Eser üzerinde kesin bir yargıya varılır.
Bugünkü anlamda ilk eleştiri örneğine Tanzimat Edebiyatında rastlanır. Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa bu türde eser1er vermişlerdir. Daha sonra, Recaizade ile Muallim Naci arasında şiir Üzerine yapılan tartışmalar eleştiri türünün gelişmesine hizmet etmiştir.
Servet-i Fünûn döneminde de eleştiri türünde eserler verilmiştir. Hüseyin Cahit Cenap Şahabettin ve Ahmet Şuayip özellikle dikkat çeken isimlerdir. Millî Edebiyat döneminde milli bir edebiyat ve sade Türkçe üzerinde yoğunlaşan eleştiri yazıları ile Fuat Köprülü, Ali Canip vb. önemli isimlerdir.
Cumhuriyet döneminde ve sonrasında eleştiri türü diğer sanat dallarına da yönelerek gelişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Refik Ahmet Sevengil, Mehmet Kaplan, Metin And, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Doğan Hızlan gibi yazarlar eleştiri türünde örnekler vermişlerdir.

Sohbet

Herhangi bir düşünceyi, konuyu; yazarın karşısında biri varmış gibi günlük, sıradan ve rahat bir dille anlattığı fikir yazılarıdır. Herhangi bir kanıt kaygısı yoktur. Yazının çerçevesini yazıyı yazanın fikirleri oluşturur. Bu yönüyle fıkra türüne çok benzerler. Dilindeki sadelik ve rahatlık yönünden de denemeyi andıran söyleşiler daha uzun soluklu yazılardır. Söyleşiler bazen röportaj ile de karıştırılırlar. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır. Söyleşiler tek kişilik yazılardır. Oysa röportaj, bir uzmana ve bir de, röportajı yapacak kişiye ihtiyaç duyar.

Sohbet Yazı Türünün Özellikleri:

Sohbet yazılan düşünce yazılarıdır. Sohbetlerde de bir düşünce açıklanır, bilgi verilir. Sohbet yazarı ele aldığı konuda fazla derinleşmez, ileri sürdüğü görüşlerini kanıtlama yoluna gitmez, ancak sezdirmeye çalışır, Bu yönüy1e makaleden ayrılır. Sohbet yazarı kişisel görüşlerini özgürce ifâde edebilme özelliğini taşır. Başkalarının o konuda ne düşündükleri önemli değildir. Herkesin sevdiği bir şeyden berbat bir şey olarak söz edebilir.

Sohbet Yazı Türünün Konusu: Sohbetlerin çoğu günlük sanat olaylarını, genel konuları ele alır.

Sohbet Yazı Türünün Dili ve Anlatımı:

Bu türün dili yalın konuşma dili, anlatımı da konuşma havasında rahat ve samimidir.

Sohbet Yazı Türünün Plânı :

Diğer düşünce yazılarının planı sohbet yazı türü için de kullanılır. Giriş bölümünde ele alınacak konu tanıtılır. Gelişme bölümünde okuyucuyu sıkınadan konu açılır. Bu bölümde tanımlamalar, çözümlemeler, örneklemeler yapılır. Yazar kendi görüşlerini okuyucuya sezdirir. Sonuç bölümünde ise ulaşılan son karar bildirilir.
Sohbet türünün en önemli ismi Ahmet Râsim’dir.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİ TÜRLER -YAZIN TÜRLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Cuma Kas. 02, 2007 2:09 am

Röportaj

Daha çok gazete ve dergilerde karşılaştığımız bu türün temel amacı ilgi çeken herhangi bir konuda okuyanları aydınlatmaktır. Bu amaçla iki kişi tarafından gerçekleştirilir. Bu kişilerden biri mutlaka o konu ile ilgili bilgi sahibi ya da uzman olmalıdır. Ancak, bu türde röportaj yapılandan çok röportajı yapan önemlidir. Çünkü yazı onun denetiminde şekillenir ve sonuçlanır. Sorulacak soruların tarzı, içeriği yazının başarısını doğrudan etkiler. Bu amaçla röportajı yapan kişi doğru bir planlama yapmak ve yazıyı kendisi şekillendirmek zorundadır.

Röportaj yapılırken farklı yöntemler uygulanabilir: Sorular önceden röportaj yapılacak kişiye ulaştırılır ve kişi bunlara kendince bir yanıt metni hazırlar. Diğer yöntemde ise sorular doğrudan sorulur ve yanıtlar kaydedilerek sonradan yazıya geçirilir. Bu uygulamada bir kayıt cihazına ihtiyaç vardır. Ancak her iki yöntemde de röportajı yapan bir giriş ve sonuç bölümü hazırlamak zorundadır. Ancak, hiçbir şekilde verilen yanıtlar üzerinde tasarruf, hakkına sahip değildir. Onları kısaltamaz, ekleme yapamaz, özetleyemez ya da tümden çıkartamaz. Bu açılardan bakıldığında bir röportaj hazırlamak hiç de kolay değildir. Çünkü amaç bilgi vermek, aydınlatmak ve konuyu her yönüyle ortaya koymaktır. Bu yüzden taraflı olmak, soruları çeldirici sormak etik açıdan doğru olmadığı gibi okuyanları da etkileyecektir.
Röportaj da gerektiğinde resim ve fotoğraf da kullanılabilir.

Gezi Yazıları

Eskiden gezi yazılarına seyahatname, seyahat yazıları denirdi. Gezip gören insana da seyyah denirdi. Bugün gezen gören kimseye gezgin, onların gezip gördükleri yerleri anlattıkları yazılara da gezi yazıları denmektedir.

Gezi yazılarında verilen bilgiler doğru ve gerçek olmalıdır. Bu bakımdan gezi yazıları tarih, coğrafya, edebiyat, toplum bilimi vb. bakımından yararlı kaynaklardır.

En eski ve uzun bir geçmişi olan yazı türünün önemli ve tanınmış iki ismi Venedikli Gezgin Marco Polo ile Arap gezgin İbni Batuta' dır.

Bizim edebiyatımızda ilk gezi kitabı ünlü denizcilerimizden Seydi Ali Reis' in Miratül-Memalik (Ülkelerin Aynası) adlı eseridir.

Edebiyatımızın gezi türünde en önemli eseri ünlü gezginimiz Evliyâ Çelebi 'nin Seyahatnâme ( Tarih-i seyyah) adını taşıyan on ciltlik eseridir. Bu eser dünyada, bu türde yazılmış bütün eserlerle boy ölçüşebilecek mükemmelliğe sahiptir.

Gezi yazılarının yazılışlarına göre çeşitleri bu türün mektup, anı ve röportajla benzerliklerini de ortaya koyar. Gezi yazıları ister mektup, ister anı şeklinde yazılsın isterse gezilen yerlerdeki insanlarla röportaj yapılsın mutlaka, bütün gezi yazılarında edebi bir özellik, ilginç bir yaklaşım, farklı bir gözlem gücü bulunmalıdır. Gezi yazılarında her zaman, her yerlerde görülen şeylerden değil de farklı, özgün şeylerden bahsetmeli, karşılaştırmalardan faydalanmalı, örnekler vermelidir.

Gezi yazıları belli bir plan dâhilinde yazılır. Genellikle yazıya gezinin başlandığı günden başlanır ve dönüş gününe kadarki zamanı içine alan olaylar anlatılır. Ancak tersi bir sıralama yapmakta mümkündür veya gezide görülen en önemli özellikler belirlenip önemsizden önemliye doğru bir sıralamaya gidilir.
Gezi yazısında görülenler genellikle birinci kişinin ağzından yani gezenin ağzından anlatılır. Gezi yazılarının dili sade ve yalın olmalıdır.



Anı (Hâtırat)

Herkes tarafından bilinen, tanınan kişilerin yaşamlarında merak edilen tarafların ilerleyen zamanlarda kendisi ya da yakınları tarafından anlatıldığı yazılara anı denir. Anının en önemli koşulu, anıya konu olan olay ya da olayların önem derecesidir. Anı yazısına konu olacak olay, anımsanmaya değer olmalıdır. Ayrıca bu olay ilgi çekici olmalıdır.

Anılarda olay kadar olayın anlatış biçimi de önemlidir. Dil sanatlı olmalı, yazar sanat kaygısını da ön planda tutmalıdır.

Anılar tarihi değer taşımalarına rağmen, taraflı olduklarından dolayı tarih belgesi sayılmazlar. Ancak, gizli kalmış bazı olayları açığa çıkarmaları bakımından da ilgi çekici yazılardır. Anılar edebiyatımızda genellikle devlet adamları, siyasetçiler ve askerler tarafından kaleme alınırlar. Sanatçılara ait anılar, sanat değeri taşımaları nedeniyle ayrıca ilgi çekicidirler. Bizde Tanzimat'tan sonra gelişme göstermiştir.

Biyografi-Otobiyografi

En kısa tanımıyla biyografi, bir kimsenin hayatını anlatan yazı türüdür.

Biyografi yazılmadan önce çok geniş bir araştırma yapılması gereklidir. Yazı yazılacak kişinin yaşamı ile ilgili her türlü bilgi, belge, haber, yazı ve fotoğraflar araştırılmalı ve tüm ayrıntılara ulaşılmalıdır. Hayâtı konu edinilen kişinin tanıdıkları ve kendisiyle kısa da olsa bir ilişkisi olan insanlarla görüşülmeli ve tam bir tarafsızlıkla bir araya getirilmelidir. Biyografi yazılırken şunlara dikkat edilmelidir :

Tarafsız olunmalıdır

Gerçekçi olunmalıdır

Ulaşılan her türlü belge, bilgi ve kanıtlar ortaya konulmalı ve yorumlar buna uygun yapılmalıdır. Kronolojik sıra takip edilmeli ancak ilgi çekici olmasına dikkat edilmelidir. Gereksiz ayrıntılar ayıklanmalı, bilgi verme amacı ön planda tutulmamalıdır. Yazıya konu olan kişinin farklı yönleri ve değeri doğru olarak verilmelidir. Abartılardan kaçınmalı, dedikodu ve asılsız bilgiler esere konulmamalıdır.

İki şekilde ele alınıp yazılırlar:
1. Ansiklopedik Tarz: Kronolojik sıra takibi ile sadece bilgi vermeye yönelik yazılardır. Sanat yönleri çok kuvvetli değildir.
2. Sanatsal Tarz: Yazının sanatsal değerini ön plana çıkaran roman ya da öyküsel bir üslupla yazılan biyografilerdir. Daha yaygın olanı bu tarzdır.

Otobiyografiler ise bir kimsenin kendi yaşamını kendi kaleminden anlattığı eserlerdir. Değişik amaçlar için yazılabilirler.


Dilekçe

Bir bireyin herhangi bir konu hakkında dileğini, isteğini ya da şikâyetini resmi ya da özel kurumlara, özel ya da tüzel kişilere iletmek amacıyla yazdığı resmi bir mektuptur. Tanımını bu şekilde yaptığımız dilekçenin çok önemli kuralları vardır. Şimdi bunlara kısaca ele alalım.
1. Anayasal bir haktır: Doğru yazılmış ve doğru kuruma verilmiş her dilekçe kabul edilmek zorundadır. Hiçbir kişi ya da kurum yazılmış bir dilekçeyi reddetme hakkına sahip değildir.
2. Yasal bir süresi vardır: Kabul edilen her dilekçe, kabul edilen kurum tarafından olumlu ya da olumsuz on beş gün içinde yanıtlanmak zorundadır.
3. İmza Şarttır: Dilekçenin olmazsa olmazlarından biri imzadır. İmza atılımmış dilekçenin geçerliliği yoktur.

Esas itibariyle dilekçe üç bölümden oluşmaktadır: Tespit, İstek, Arz.
Tespit: Dilekçeye sebep olan durum tam olarak belirtilmelidir. Ancak mümkün olduğu kadar kısa tutulmalı, mektup gibi uzun ve ayrıntılı olmamalıdır.
İstek: Dilekçenin en önemli bölümlerinden biridir. Açıkça belirtilmemiş bir istek yoruma açık demektir. Dolayısıyla dilekçeden beklenen sonuç alınamaz. Bu da dilekçenin amacına ulaşmaması anlamına gelir.
Arz: Dilekçenin kalıplaşmış son ifade bölümüdür. Her dilekçe aynı kalıp ifade ile biter. " Gereğini arz ederim." Bu ifadede yer alan "gereğini" sözcüğü yapılması gereken iş için gerekli olan her şeyi ifade eder. Arz ederken makam sırası gözetilmek zorundadır.
Resmi kurumlar arası yazışmalarda üst makamlar alt makamlara rica ederler. Bu yazışmalarda rica kibarlık ifadesi değildir. Rica yarı emir niteliği, taşır. Alt makam Üst makama arz eder, makamlar eşit ise arz/rica birlikte kullanılır. Birey olarak yazılan her yazı "gereğini arz ederim" kalıp ifadesi ile bitirilmek zorundadır.
Dilekçe tarih ile başlar: Yasal süreden dolayı tarihin ilk önce fark edilmesi amacıyla tarih üst sağ köşeye atılır.
Makamın tamamı büyük harfle yazılır ve noktalama işareti kullanılmaz: makam dilekçe metnine dâhil olmadığından noktalama işareti kullanılamaz.
Dilekçede siyah ve mavi mürekkep dışında renk kullanılmaz: Özellikle kırmızı hiç kullanılmaz. Devlet işleyişinde kırmızı renk olumsuzluk anlamı taşır. O yüzden kesinlikle kullanılmamalıdır.
İmza ismin Üzerine atılır. Eğer dilekçeye eklenecek başka bir belge varsa :"Ek:" yazılarak tek tek sıralanır. Ekler isim ile adres arasına yazılır. Yani adres daha aşağıya yazılır.
Adres yazılırken imzanın altına taşırılmaz. Kâğıdın o bölümü mutlaka boş kalmalıdır.

Özgeçmiş / CV

Herhangi bir kuruma sunulmak üzere kişinin kendi hayat Öyküsünü çok kısa olarak kaleme aldığı yazılara özgeçmiş denir. Bu yazıların en büyük özelliği; amacının tanıtım oluşudur. Genellikle iş başvurularında istenen özgeçmiş, cv ile birlikte sunulur. Çoğunlukla özgeçmiş, cv ile karıştırılır. Ancak cv ler iş deneyim listeleridir. Alanında yaptığı çalışma ve hizmetleri karşı tarafa tanıtmak için hazırlanan cv 'ler, teslim edilen kişilerde bir yargı oluştururlar. Bu anlamda özgeçmiş ve cv' ler modern yaşamın vazgeçilmez belgelerindendirler.

Mektup

Birbirinden uzakta bulunan kişi ya da kurumların arasında haberleşmeyi sağlayan yazı türünün adıdır. Türlerine bağlı olarak içerik ve üslupları değişir. Temelde iki çeşit mektup türü vardır: Özel mektuplar,Resmî mektuplar.

Özel mektuplar
Bu tür mektuplar sadece yazan ve kendisine yazılanı ilgilendiren özel mektuplardır. Üslup olarak daha samimi ve içten yazılardır. Kendi içinde:Edebi mektuplar , Asker mektupları, Öğrenci mektupları, Genel mektuplar şeklinde ayrılabilir. Günümüzde teknolojik gelişmelerle birlikte bu tür mektuplar yok olmaya başlamıştır. Artık cep telefonları ve internet yolu ile çok hızlı ve güvenli haberleşmek mümkün olduğundan daha az mektup yazılmaktadır.
Mektupların posta yolu ile ulaştırılmaları uzun zaman aldığından mektup yoluyla istenen bilgilerin de güncelliği kalmamaktadır. Ancak mektup nostaljik ve duygusal yönüyle sahip olduğu özel durumunu korumakta ve mektuba her zaman olduğu gibi günümüzde de Özel bir tür olarak bakılmaktadır.
Resmi Mektuplar Bu tarz mektuplar daha çok iş ve işleyiş amaçlı farklı mektuplardır. Günümüzde bu tarz mektuplar daha çok ekonomik alanlarda varlığını sürdürmektedir. Bunu da kendi içinde: Resmi mektuplar, İş mektupları, Teminat mektubu, Referans mektubu ,Açık mektup olarak ayırmak mümkündür. Bugün resmî kurumların kendi içindeki yazışmaları ve vatandaşların isteklerine verilen yanıtlar resmi mektuplara girer. Bunların mektup türüne girmeleri daha çok kişiye özel oluşlarından kaynaklanmaktadır.
İş mektupları da şirketlerin ya da çalışanların birbirleriyle yaptıkları yazışmalardır ve tamamen ticari amaçlıdır. Bunlardan başka bir teminat mektubu vardır ki sadece bankalar tarafından verilebilir. Para yerine geçen bu mektuplar şirketlerin talebi karşısında bankanın alanına giren ve belli şartlara bağ1ı olarak verilen bir çeşit yazıdır.
Referans mektupları ise yine ticari amaçlı iş değişikliklerinde kullanılmaktadır.
Açık mektuplar ise, herhangi bir konuyla ilgili olarak bir fikri kamuoyuna duyurmak ya da yetkililere genel amaçlı iletmek için gazete veya dergilerde yayınlanan mektuplardır.

SMS (kısa mesaj), e-mail ( elmek, elektronik mektup)
Bu yazılar teknoloji ile ortaya çıkan yeni türlerdir. Bunları tek tek ele alıp. İncelemek yerinde olacaktır. Ancak teknolojiye yakınlık açısından bu tür mektupları gençlerin daha çok kullandığını söyleme
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİ TÜRLER -YAZIN TÜRLERİ

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz