10.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERS KONULARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Yukarı 10.SINIF TÜRK EDEBİYATI DERS KONULARI

Mesaj tarafından Atirpan Bir Perş. Ocak 10, 2008 9:58 pm

MAKALAT
Sefer Aytekin, Prof.Dr. Esad Çoşan ve Mehmet Yaman tarafından yayımlanan Makâlât’ın aslı Arapça’dır. Velâyetnâme’de Said Emre’nin Makâlât’ı Türkçeye çevirdiği söylenir. Oldukça zengin bir nüsha özelliğine sahip olan eserin manzûm ve mensûr olarak kaleme alınmış nüshaları da bulunmaktadır. Makâlât, bilindiği gibi, dört kapı-kırk makam tertibi üzere kaleme alınmıştır. Dört kapı (Şerîat-Tarîkat-Marifet-Hakikat), kırk makam anlayışı Türk mutasavvıflarının kabûl ve takip ettikleri bir sülûk anlayışıdır.

Hacı Bektaş Velî’nin dünyevi, dîni ve tasavvufî konularındaki duygularını, düşüncelerini ve nihayet bütünüyle “insan imajını” en açık, sade, anlaşılır, tabiî söyleyişlerle ortaya koyduğu eseri hiç şüphesiz “Makâlât”dır.

Makâlât; Şerîat, Tarîkat, Marifet ve Hakikat gibi dört kapıdan ve her kapının da on makamından bahseder. Makâlât’ta; tasavvuftan, kalp ahvalinden, zâhid, ârif ve muhiblerden bahsedilerek insan övülmekte, kendisine verilen nimetler dile getirilmektedir.
Makâlât’ın ilgi çeken en önemli hususu, düşüncelerin Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerine ve Hz.Peygamber’in Hadîs-i şeriflerine dayandırılmış olmasıdır. Bazı bölümlerinde, konular sadece âyetler zikredilerek anlatılmaya çalışılmıştır.

Sekiz ayrı bölümden oluşan Makâlât’ın, birinci bölümünde; “Anâsır-ı Erbaa”, yani; hava, su, toprak ve ateş’ten ibaret dört unsura bağlı olarak, dört çeşit Müslüman imajı tipi bulunduğundan bahisle, bunların sırasıyla; Âbidler, Zâhidler, Marifet Ehli ve Muhibler olduğu belirtilir.

Hünkâr Hacı Bektaş Velî Makâlât’ta; İslâm dîninin îman, ibâdet ve ahlâk konularına yer vermiş, ele aldığı konuları âyet ve hadîslerin ışığında ve onlarla destekleyerek incelemiştir. İyi bir Müslüman olabilmek ve Allah’ın rızâsına erebilmek için dikkat edilmesi gereken hususları, dört ana başlık ve her birini de on alt başlık halinde sıralamış, kendi üslubu ile de dört kapı, kırk makam olarak ifade etmiştir.

Şimdi dört kapı, kırk makam olarak ele alınan konuları sıralamaya çalışalım. Şerîat, Tarîkat, Marifet ve Hakikat olarak isimlendirilen dört kapının makamları da aşağıdaki şekilde sıralanmıştır:

1 . Birinci Kapı – Şerîat ve On Makamı:
1. Îman getirmektir.
2. İlim öğrenmektir.
3. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, gücü yeterse hacca gitmek, gazâ etmek ve gusletmektir.
4. Helâl kazanç kazanmak ve ribâ’yı (faizi) haram bilmektir.
5. Nikah kıymak-evlenmektir.
6. Hayız ve lohusalıkta (Kadınlardan uzak durmak), cima’ı haram bilmektir.
7. Ehl-i sünnet ve’l-cemââtten olmaktır.
8. Şefkat ve merhamet sahibi olmaktır.
9. Helâl yemek ve temiz giyinmektir.
10. Emr-i bi’l ma’ruf ve nehyi’ani’l münkerç (İyiliği emredip, yaramaz işlerden sakınmaktır).

2. İkinci Kapı – Tarîkat ve On Makamı:
1. Mürşitten el alıp tövbe etmektir.
2. Talîb ve mürîd olmaktır.
3. Saçını, sakalını ve elbiselerini temiz tutmaktır.
4. Mücâhede etmektir (Nefsine söz geçirmektir).
5. Hizmet etmektir.
6. Korkmak, sakınmak, emin olmamaktır.
7. Hak’tan ümidini kesmemektir.
8. Hırkadır, zenbildir, makasdır, seccâdedir, ibrettir, hidâyettir.
9. Sâhib-i makam, sâhib-i cemiyyet, sâhib-i nasîhat, sâhib-i muhabbet olmaktır.
10. Aşk, şevk ve fakirlik (yokluk) üzere olmaktır.

3. Üçüncü Kapı – Marifet ve On Makamı:
1. Edebtir.
2. Korkmaktır.
3. Perhizkârlıktır.
4. Sabır ve kanâattır.
5. Utanmaktır.
6. Cömertliktir.
7. İlimdir.
8. Miskinliktir (Gösterişsiz yaşamaktır).
9. Marifettir.
10. Kendi özünü bilmektir.

4. Dördüncü Kapı – Hakikat ve On Makamı:
1. Toprak gibi olmaktır (Alçak gönüllü, tevâzu ehli olmaktır).
2. Yetmiş iki milleti bir görmek ve kimseyi ayıplamamaktır.
3. Elinden gelen yardımı kimseden esirgememektir.
4. Dünyada yaratılmış bütün nesnelerin, kendisinden emin olmasıdır.
5. Her bir iş için mülkün sahibi Allah’a güvenip yalnız ondan yardım ve başarı dilemektir.
6. Sohbettir. Sohbette hakikatın sırlarını söylemektir.
7. Seyr-i sülûk sâhibi olmaktır.
8. Sır’dır. Kendinden sadır olan kerâmetleri saklamaktır.
9. Münâcât etmektir (Allah’a yalvarmaktır).
10. Müşâhede’dir (Tanrı’ya ulaşmak- Fenâfillah makamıdır).

Hacı Bektaş Velî’ye Ait Olduğu Söylenen Diğer Eserler
Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Hacı Bektaş Velî’ye ait bir “Hadîs-î Erba’in Şerhi” bulunduğu nakledilmiştir. Ayrıca “Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye” adlı bir diğer eserin de ona ait olduğu söylendiği hâlde, esere dair herhangi bir kayda rastlanmamıştır.
Hacı Bektaş Velî’nin “Hunda-nâme” ve “Üssü’l-Hakika” adlı iki eserinin daha olduğu söylenmekteyse de, şimdiye kadar hiçbir nüshasına rastlanılmaması, bizim bu eserlerin niteliği hakkında bir yargıda bulunmamızı güçleştirmektedir.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı MANTIK'UT TAYR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Perş. Ocak 10, 2008 11:11 pm

Dokuz yüzyıl önce bir kitap, gökyüzünde başlayan öyle bir yolculuk anlattı ki, biz yeryüzü krallığının varisleri bu yolculuğu hiç unutmadık. Efsane oldu bu yolculuk, okundu ve düşündürdü. Sîmurg efsanesinden bahsediyorum. Hani şu, günün birinde dünyanın bütün kuşlarının bir araya gelip padişahları Sîmurg'u bulmak için çıktıkları, yolu yol olmayan yolculuğun anlatıldığı efsane.
Feridü 'd-dîn Attâr'ın, Mantıku't-Tayr adlı kitabında anlattığı Sîmurg'a yolculuk, neden bu kadar vazgeçilmez oldu peki? Kuşlarla simgelenen bu yolculuğun sonu insana çıkıyordu da ondan. Bütün badireleri atlatıp, kendini bulmaya çalışan insana. Mevzu hem basit hem derindi.
Attâr mesnevi tarzındaki ve 4724 beyitten oluşan bu kitabında asıl olarak tasavvufun Vahdet-i Vücud anlayışının altını çiziyordu ama bunu kullandığı alegorik dil ve kurduğu bütünlüklü hikâye sayesinde oldukça anlaşılır anlatıyordu. Tasavvufun girift meselelerini masallar ve hikâyelerle süslüyordu.
Mantıku't-Tayr'da, kuşlar hakikat yolunun yolcuları, Sîmurg ise Tanrı'nın simgesidir. Zahmetli bir yolculuğun sonunda Sîmurg'a varan kuşlar, aslında Sîmurg'un kendilerinden başkası olmadığını görürler. Vahdet-i Vücud'a, varlık birliğine ulaşırlar. "Hakk'ın halkın bütünü olduğunu" idrak ederler.
Mazeretler ve bahaneler
Bir gün dünyadaki tüm kuşlar bir araya gelir. Bülbül, papağan, tavus, keklik, ala üveyik, baykuş, hüdhüd ve diğerleri... Padişahsız hiçbir ülke olmadığını düşünen kuşlar kendi padişahlarını bulma yoluna baş koyarlar.
Hüdhüd söze başlar "Şüphesiz bizim de bir padişahımız var; Kaf Dağı denilen dağın arkasında. Onun adı Sîmurg'dur; kuşların padişahı. O bize yakındır, biz ise ona o kadar uzak ki!" Bu mutlak padişahtan bahseder Hüdhüd diğer kuşlara. "Şüphesiz akıl da, can da şaşırıp kalmış; onun sıfatları karşısında iki kamaşmış göz kesilmiştir." Kuşların hepsi Hüdhüd'den padişahın yüceliğini dinler ve kendilerinden geçerler. Hüdhüd'ün kılavuzluğunda kuşlar yola çıkmaya niyetlenir "(...) ancak yol çok uzun, menzil de epey uzaktı. Herkes ona gitmekten çekiniyordu. Gerçi hepsi yolculuğu bilirdi, ancak her biri bir başka özür beyan etti."
Kuşlar, Sîmurg'un cemalini görmek istemelerine rağmen başka başka mazeretler söyleyerek yola çıkmak istemez. Kuşların söyledikleri mazeretler, göstermektedir ki onların amaçları dünyevidir. Bülbülün tek derdi güldür. "Gül şimdi gönül çeken bir dilber gibi açılıp herkesin içinden benim yüzüme bakıp güzel güzel gülerse. Yine o gül, perdenin altından çıkıp yüzüme karşı gülümserse. Nasıl olur da bülbül bir gececik bile olsa böyle al dudaklı güzelin aşkından vazgeçebilir?" Papağan'ın mazereti ab-ı hayat, tavusunki cennettir. Kazın mazereti ise sudur. "Dünyada susuz duramam ben. Çünkü benim azığım da varlığım da sudandır. (...) Ben karada nasıl muradıma ererim?" Keklik mücevher, ala üveyik deniz sevdasından vazgeçip yola düşmek istemez. Hüma kuşu gurur ve kibrinden sıyrılamaz.
"(...) diğer bütün kuşlar da, hakikatten habersiz mazeretler ileri sürdüler. Her biri cehaletten bir başka özür beyan etti, hakikatten uzak, sudan bahaneler söyledi..." Ancak kılavuz Hüdhüd kuşlara düşündürücü yanıtlar vererek onları yolculuğa ikna eder. Attâr, Hüdhüd'ün kuşları ikna etme bölümlerini çeşitli hikâyeler ve masallar ile anlatır.
Aşılması gereken yedi vadi
Menzil gece gibi uzun ve karadır. Hüdhüd önderliğinde yolculuğa başlayan kuşlar "yolun dehşet ve korkusundan kanatları kana bulanmış bir halde âh etmeye başladı. Yolu görüyorlardı, ancak sonu yoktu. Derdi görüyorlardı, fakat derman ortada değildi." Yolda kuşlar hastalanmaya ve bitkin düşmeye başlar. Ancak Sîmurg'a ulaşmak için aşılması gereken yedi vadi vardır. Birinci vadi, 'Talep Vadisi'dir. Bu vadide mal ve mülkten arınmak gereklidir. İstek önemlidir. "Gece gündüz arayıp da onu bulamıyorsan, bu onun kayıp olmasından değil, senin isteğinin eksikliğindendir." 'Talep Vadisi'nden sonra,'Aşk Vadisi' gelir. Bu vadiye gelen ateşe bulanır. Ateş kesilmeyen kişi, mutluluğa ereyemeyecektir. 'Aşk Vadisi'ni aşan ise 'Marifet Vadisi'ne varır. Bu vadide can yolcusu farklıdır, ten yolcusu farklıdır. Marifet deriyi değil içindeki sırrı görmektedir. Dördüncü vadi 'İstiğna Vadisi'nde (İstiğna: gönül tokluğu) ne bir dava ne de mânâ vardır. Beşinci vadi 'Tevhid Vadisi'dir. "Bu vadiye yönelenler, eşitlik iddiasında bulunurlar. Sayılar az da olsa çok da olsa, hepsinin bu yolda 'birlik'te birleştiğini görürsün. Her şey birin bir kere daha tekrarından ibarettir. Altıncı vadi 'Hayret Vadisi'dir. "Bu vadiye giren yolcunun vücudundaki her kıldan, kılıç değmeden kendiliğinden kan akmaya başlar, 'Eyvah!' yazar durmadan. Bu yolcu, donuk bir ateştir, ya da bu dertle yanıp tutuşan bir buzdur. Hayrete düşmüş yolcu bu makama varınca şaşkınlığa düşer, yolunu yitirir. Tevhid'in canına nakşettiği her şeyi kaybeder, hatta o kayboluşunu da yitirir." Buraya gelen, sarhoş mu yoksa ayık mı; fâni mi yoksa bâki mi olduğunu bilmez. Âşıktır ama kime âşık olduğunu da bilmemektedir. Geçilmesi gereken son vadi ise 'Fakr ve Fenâ Vadisi'dir (Yokluk Vadisi). "Bu vadi, unutulmuşluk, dilsizlik, sağırlık ve kendinden geçmişliğin ta kendisidir. Burada, yüz binlerce sonsuz gölgenin bir güneş yüzünden kaybolduğunu görürsün. (...) Bu yokluktan çıkan kimse ârif olur, ona birçok sır verilir."
Kuşlar tüm bu yedi vadinin bulunduğu zorlu hakikat yolunun sonuna gelip menzile ulaştıklarında toplam otuz kuş kalmışlardır. Zira yolda yem isteği ile başka yollara gidenler, denizlerde boğulanlar, güneşte kavrulanlar, ağır hastalıkların pençesine düşenler olur. Kuşlara Sîmurg tarafından yollanan bir not verilir. Bu kâğıtta yolculuk boyunca neler yaptıkları, başlarına gelenler bir bir yazılmıştır. Kuşlar hayrete düşmüştür ki tam bu sırada Sîmurg tecelli eder. "O otuz kuş bakınca gördüler ki, bu otuz kuş o Sîmurg'tu. Hayretten hepsinin başı döndü, şaşırıp kaldılar. Ne olduklarını bir türlü anlayamadılar. Kendilerini Sîmurg olarak gördüler, Sîmurg da zaten sî murg (otuz kuş) demekti. Sîmurg'a baktıklarında, orada kendilerini gördüler. Kendilerine bakınca da, onlar Sîmurg'u gördüler. (...) Bu oydu, o da bu. Bunu iki âlemde de kimse ne duymuş, ne de işitmişti. Hepsi hayret denizine daldılar, tefekkürsüz tefekkürde kaldılar. " Bütün bu olanlardan sonra Sîmurg konuşur ve şunları söyler: "Siz buraya otuz kuş olarak geldiniz, bu aynada da otuz gördünüz. Eğer kırk, yahut elli kuş gelseydiniz, üzerinizden varlık perdesi kaldırıldığında o kadar görürdünüz. Ne kadar gelmişseniz, kendinizi görür, kendinizi seyredersiniz. "
Otuz kuş, Sîmurg'un kendileri olduğunu anlayınca ortada ne yolcu, ne yol, ne de kılavuz kalır. Hepsi 'bir' olmuştur...
Fars dilinden bir usta ve bir klasik
1120 yılında Nişabur'da İbrahim'in oğlu Muhammed olarak doğan çocuk, sonraları Feridü'd-dîn Attâr adıyla tanınır. Gençliğinde doktorluk-eczacılık yaptığı için Attâr olarak anılır. Fars dilinin önemli şairlerinden biri olan Feridü'd-dîn Attâr'ın hayatı hakkında çok fazla bilgi maalesef bulunmuyor. Mevlânâ'nın Attâr'dan feyz aldığı hayatına dair anlatılanlar arasında. Attâr, küçük bir çocukken babasıyla birlikte evine misafir olan Mevlânâ'nın yeteneğini keşfeder ve gelecekte onun yapacaklarını Mevlânâ'nın babasına müjdeler. O gece Attâr'ın Mevlânâ'ya bir kitabını verdiği söylenir. Kimilerine göre bu kitap Esrârnâme, kimilerine göreyse Mantıku't-Tayr' dır. Mevlânâ'nın "Attâr, aşkın yedi şehrini gezdi de/ Biz, ancak bir sokağının dönemecindeyiz" dediği Fars dilinin büyük şairi, Moğollar tarafından şehit edilir.
Attâr'ın en önemli kitaplarından biri olan ve Osmanlılar tarafından da ilgi gören Mantıku't-Tayr, 13. yüzyıl sonlarında Gülşehri tarafından çevrilir. Aradan yedi yüzyıl geçip 20. yüzyıla gelindiğinde Attâr'a ve Mantıku't-Tayr'a olan ilgi devam eder. Kitap, 1944 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel'in vesile olmasıyla Abdülbâki Gölpınarlı tarafından Türkçeye kazandırılır. Mantıku't-Tayr, 'Kuş Dili', 'Kuşlar Meclisi' olarak da bilinmektedir
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz