ESKİ NESİR

Aşağa gitmek

Yukarı ESKİ NESİR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Çarş. Ekim 31, 2007 3:37 am

ESKİ NESİR

Zaman bakımından 14. yüzyıl başlarından 19. yüzyıl ortalarına kadar süren nesirdir. Eski nesir, bu zaman içinde hayli değişik ve çeşitli durumlar göstermiş bölümelere de ayrılmıştır. Eski nesir;
a. halk nesiri
b. divan nesiri
olarak iki kısma ayrılabilir. Divan nesri de birbirinden farklı üç üslup halinde görülür.
1 – Edebi nesir (İnşa)
2 – Tarih nesri
3 – Öğretici nesir
A. HALK NESRİ

Halk nesri denince, doğrudan doğruya halkın verimi olan yada halkın ağzından derlenen eserler akla gelmelidir. Halk içi,n yazılmış “öğretici” eserler bu konuya girmez.
Çoğu sözlü folklor verimi olan halk nesirlerinden, bize kalan yazılı örnekler çok azdır. Elimizdekilerin çoğu da zamanlarında yazıya geçmemiş ve daha sonra yazılmış oldukları için asıl yaratıldıkları çağın dil ve üslup özelliklerini taşımazlar. Bunlar arasında Battal Gazi, Hamzaname, Eba Müslim, Hz. Ali Cenkleri gibi kitaplar meydana geldikleri çağların dilini az çok saklamış olsalar bile, söylenme ve yazılmalar sırasında hayli değişmelere uğramış oldukları için, halk nesrine örnek verilemezler.
Bu durumda, eski halk nesrinin elimizde kalan biricik eseri Dede Korkut Kitabıdır. Çünkü 15. yüzyıl Doğu Anadolu bölgelerimiz halkının dillerinden derlenmiş olan bu kitap aynen yazıldığı biçimde korunabilmiştir.
B. DİVAN NESRİ (İnşa)

Orta dönem nesrinin halk ve divan nesirleri diye iki kola ayrıldığını görmüştük. Daha çok “inşa” diye anılan divan nesrini 1- Edebi Nesir 2- Tarih Nesri 3- Öğretici Nesir olmak üzere üç bölümde inceleyeceğiz. Yalnız ayrı ayrı bölümlere geçmeden önce her üç çeşitin de ortaklaşa yönlerini belirtmek gerekir :
a. Bu nesirde bir Türkçe yazmak düşüncesi yoktur. Şairlerde ara sıra görülen sadelik kaygısı (nesir yazanlar) arasında hiç görülmez öyle ki çok sade olan bazı parçalar bile anlaşılmak arzusundan çok ????? yorulabilir. Yalız öğretici nesir yazıcılarında halka seslenmek kaygısı sezilmektedir.
Türkçe, Arapça, Farsça kelimeler sanki tek bir dilin özcüğü gibi ayırt edilmeksizin kullanılır. İşte adı geçen üç dilin karması bu yazı diline sonradan Osmanlıca denmiştir. İnşa yazarları birbirine kaynaşmamış olan bu üç dilin pek bol kelimeleriyle süslü, zengin, ömürsüz ve yapmacık bir nesir meydana getirmişlerdir.
Tanzimat’tan sonra bu nesir şuurlu tepkilerle karşılaşmış ve kelimenin özleşmesi günümüze kadar sürmüştür.
b. Bu nesirde Türkçe cümle yapısına dokunulmamıştır. Cümlede özne-tümleç-yüklem dizisi korunmuştur. Yalnız cümlenin yapısı Farsça ve Arapça tamlamalar, yabancı fiil çekimleri, ön ve son ekleri katılmıştır.
c. Cümleler gereksiz yere uzatılmıştır. Noktalama işaretleri, cümle bitimlerinde sık sık kullanılan (-ip, -up, -erek, -icek, -ıcak) bağ fiiller uzun diziler meydana getirir. Bundan dolayı cümleleri anlamak zorlaşır.
d. Bu nesirde fikirden çok süse önem vermiştir. Üslupta güzellik yalnız kelime dizimlerinde aranmıştır. Üçüzlü beşizli isim ve sıfat tanımına bunun için çok yer ayrılmıştır. Nesirden çok nazım kuralları aranmıştır. Bir çok parçalarda art arda gelen cümleler arasında simetrikler ve seciler (nesir kafiyesi) kullanılmıştır.
e. Farsça’dan geçmiş olan (ki) bazen (kim) edatı ile Arapça’dan gelen (ve) (bazen vü, ü) bağlacı bu nesirde çok kullanılır.
EDEBİ NESİR

Divan nesrinin en yapmacık olan ve bugün okunmaz hale gelen koludur. Osmanlıca’nın en koyu dili burada görülür. Arap, Fars kelime ve tamlamaları pek bol olup özenti ile seçilmiştir. Mecazların her türlüsü burda yer alır. Simetriye ve secilere vazgeçilmez öğeler gözü ile bakılır.
(İnşa yazarının) Bütün amacı süs ve şatafattır. Fikir kaygısı en sonra gelir. Yazar için bir fikri söylemek değil söyleyiş tarzı önemlidir. Hep süs için hiç duyulmamış yabancı kelimeler ile üçüzlü beşizli isim takımları yapılır.
Tasvir, tahkiye, hitap ve söyleşmelerde duyguya önem verilir. Şairane söyleyiş çok öenm görür. Bu nesirde büsbütün nazım ölçüleri aranır. Nesir, kendinden beklenen hizmeti görmediği için divan edebiyatında fikir hareketleri çok ağır işlenmiştir.
Edebi ensre, terim olarak inşa, inşa yazana da münşi adı verilir. Birkaç büyükçe nesir parçasından meydana gelen esere müşeat denir.
Edebi nesir, yüzyıllar geçtikçe daha koyu ve anlaşılmaz bir çıkmaza sokulmuştur. Mesela 15. yüzyılda Sinan Paşa’nın inşası oldukça sade ve sevimli bir üslupla yazıldığı halde, 17. yüzyılda yetişen Nergisi’nin inşası büsbütün ağdalı ve süslüdür. Şöyle ki, sırf Arapça veya sırf Farça nesri okuyup anlamak, Nergisi’yi anlamaktan kolaydır.
15. yüzyılda: Tazarruname adlı eseri ile Sinan Paşa; 16. yüzyılda: Nefead-ül Üns, Münazara-i Bahar u Şita ve daha birkaç eseri ile Lamii ve Şikayetnamesi ile Fuzuli; 17. yüzyılda: Hamse (5 kitap) sahibi Nergisi ile Veysi; 18. yüzyılda : Kani...edebi inşa’nın ustaları sayılırlar.

TARİH NESRİ

Orta dönem divan nesrinin en bol ve kuvvetli örnekleri tarih nesri kolunda toplanmıştır. Çok yerde süs ve sanat kaygısı gütmeyen ve tarih vakalarını yalın bir ifade ile yazan ünlü yazarlar, tarih bilgileri ve gezginler, canlı, hareketli, zevkli sayfalar yazmışlardır.
Başka milletlerde olduğu gibi bizde de “tarih” 19. yüzyıl başlarına kadar bir edebiyat türü sayılmıştır. Eskiler için tarih, çok okunan ve sevilen bir sanat, bilgi ve hikmet sözleridir. Tarih, iyiyi kötüden ayırmaya yarar, ibret dolu bir kitap sayılıp devler adamları ve aydınlar tarafından dikkatle okunmuştur. Denilebilir ki, bu kitaplar, o çağ aydınlarının hem felsefe ve tarih, hem de roman ve hikaye okuma ihtiyaçlarını karşılamıştır.
Bazı tarihçiler de özellikle olayları yorumlarken ve tasvirler yaparken münşiane denilen süslü ve parlak aydınlatma yoluna kaymışlardır. Fakat hitap ve söyleşme bölümlerinde yalın bir konuşma dili kullanırlar. Bunlardan Aşıkpaşazade, tarihini halk dili ile denebilecek kadar sade yazmıştır. Tarih nesri de yüzyıllar geçtikçe ağır bir dille yazılmış, ama hiçbir zaman anlaşılmaz hale gelmemiştir. Tarihte birçok olay ve kişileri anlatmak zorunda oluşları, tarihçilerin sırf sanat göstermek için ağır dil kullandıkları görülür.
Biz burada, “tarih nesri” deyimi ile, yalnız tarih kitaplarında görülen nesri söylemek istemiyoruz. Birçok coğrafya, seyahat ve ilim kitaplarının da yazılmış olduğu fakat tarz ve anlarım benzerliği gösteren bir nesir kolundan bahsediyoruz.
15. Yüzyıl :
Osmanlı tarihi hakkında ilk Türkçe eser, şair Ahmedi’nin 15. yüzyıl başlarında yazdığı “Dastan-ı Tevarih-i Muluk-ı Al-i Osman” adlı manzum tarihidir.
İbni Arap Şah : Timur zamanını yazmıştır. Yazıcızade Ali : Bir “Seçukname” yazmıştır. Fatih zamanında : Behişti, “Tarih-i Ali Osman”, Emveri : “Düsturname” , Oruç Bey : “Tevarih-i Ali Osman” ve İdrisi Bitlisi : “Heşt Behişt” adlı (Farsça) tarihleri yazmışlardır. Karamanlı Mehmet Paşa’nın “Tevarih üs-selatin ül Osmaniye” adlı Farsça tarihi 1480’de Türkçe’ye çevrilmiştir. Bayatlı Mehmet oğlu Hasanın “Cam-ı Cen-Ayin” adlı tarihi 1482’de kaleme alınmıştır. Bu yüzyılın Türkçe olarak en önemli tarihi, Aşıkpaşazadenin “Tevarih-i Ali Osman”ıdır. (1478) Fatih Sultan Mehmet zamanında devletin resmi tarihini yazdırmak için Şehnamecilik denen saray tarihçiliği kurulmuştur. İlk Şehnameler manzum, daha sonra nesir karışık yazılmıştır.
16. Yüzyıl :
Tarihi eserler yönünden zengin. Bu yüzyılda Şehnamecilik devam etmiştir. Yavuz Selim’in fetihlerini yazan Fetullah Çelebi’nin eseri ile Eflatun’un “Hünername”si bu şehnamelerin en iyileridir. Ünlü tarihçiler arasında : “Tacüttevarih” adlı eseri ise Hoca Sadeddin Efendi; “Künhülahbar”ıyla Gelibolu’lu Ali; “Selanigi Tarihi” diye meşhur eseriyle Selanikli Mustafa vardır.
17. Yüzyıl :
Bu yüzyılda büyük tarihçiler ve tarih nesri bölümüne konulacak ustalar yetişmiştir. Fatih’in kurduğu Şehnamecilik töresi vakanüvislik diye yeni bir isim almış ve önemli bir saray memurluğu sayılmıştır. Vakanüvislik 1663’te Abdurrahman Paşa ile başlamıştır.
Bu asır içinde sayamayacağımız yazarların hepsi tarihçi değildir. Bazısı düşünce ve ilim, bazısı da seyahat alanında tanınmıştır. Fakat hepsi eserlerinde tarih ruhu taşıdıkları ve tarih nesrinin ortak özelliklerini kullandıkları için bu bölüme alındılar.
Başlıca tarihçiler : “Peçervi Tarihi” ile meşhur Peçevi İbrahim Efendi ile “Ravzatülebrar” sahibi Karaçelebizade Abdülaziz’dir.
Tarih nesri içindeki tanıdığımız ünlü yazarlar : “Risalesiyle meşhur Koçi Bey, büyük ilim adamımız, Katip Çelebi ve ünlü seyahat yazarımız Evliya Çelebi’dir.
18. Yüzyıl :
Bu yüzyılda sanatlı tarih anlayışının en büyük yazarları yetişmiştir. Bunların başında değeri tarihi ile Naima gelir. Bundan başka Naima Tarihine ek olarak Raşit’in yazdığı “Raşit Tarihi” ve ona ek olarak Çelebizade Asım’ın “Asım Tarihi”, Silahtar Fındıklılık Mehmet “Silahtar Tarihi” ve Fındıklılık Süleyman’ın “Mirüttevarih” adlı eseri vardır. Bu yüzyıl sonunda tarih nesrine bağlayacağımız ünlü “Sefaretname” sahibi Yirmisekiz Çelebi Mehmet’tir.
19. Yüzyıl :
19. yüzyıl başından hatta Tanzimat’ın ilanından sonra da edebi tarihçilik ve vak’anüvislik geleneği sürüp gitmiştir. Ünlü vak’anüvisler arasında Mütercim Asım, Şanizade Ataullah, Esat Efendi ve Recai Efendi sayılabilir. Bu yüzyılın ikinci yarısında (1855) Ahmet Cevdet Paşa’yı bir bakıma eski tarih geleneğimizin son büyük temsilcisi, bir bakıma da Türkiye’ye ilmi tarih çığırının öncüsü sayabiliriz.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz