NASIL YAZIYORLAR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Yukarı NASIL YAZIYORLAR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Çarş. Ekim 31, 2007 3:46 am

BEN DENEMELERİMİ ŞİİR GİBİ YAZARIM (SALÂH BİRSEL)

Ben denemelerimi şiir gibi yazarım. Boyuna sözcükler, tümcelerle boğuşurum. Bir yerde, yazının iplerini çekenin ben olmadığımı, benim yerime, deneme yapısına karışmış sözcüklerin karar verdiğini, buyruklar savurduğunu görürüm. Kimi zaman belli bir tümceye denememde yer vermek istediğim halde, bunun üstesinden gelemem. Denemenin yapısı, denemedeki öteki tümcelerin sıralanışı buna engel olur.

Uzun, upuzun denemelerimi de parça parça yazar, onları sonradan birbirine eklerim. Ne ki, bu parçalar kafamda önceden belirlenmiştir. Yalnız, kurguya yani o büyük yapıya, Çin Seddi’ne geçerken parçaların yerlerini değiştirdiğim ya da onları böldüğüm, karptığım olur. Kurguyu bitirdikten sonra da denemeyi, baştan başlayarak, yeniden yazmaya koyulurum. Kendi gözyaşlarıma bile bakmam, yeni budamalara girişirim. Şu var ki, bu parçaların hazırlığı çok önceden yapılmıştır. Onlarla ilgili kitaplar okunarak bir sürü fiş çıkarılmış, parçanın tümceleri kafamda oluşturulmuştur. Yazarken bu fişlerden, bu alıntılardan çoğunu elemeye de büyük bir özen gösteririm. “Oh, denemeyi bitirdim” dedim mi, bu, doğru değildir.

Asıl curcuna ondan sonra başlayacaktır. Deneme yeniden okunacak, kimi yerler yine atılacak, kimi yerlere yeni eklemeler yapılacaktır. Bunlar için de hiç tez canlılık göstermem. Hiçbir şeyi zorlamadan -zorlamamak en önde gelir- bir kaplumbağa yürüyüşüyle ilerlemeye çalışırım. Ama bir karınca gibi de sağa, sola saldırırım. Diyeceğim, tümcelerin kalemime, daktiloma (yazarken bunların ikisini de kullanırım) takılması için bıkmadan, yılmadan beklerim. Kimi zaman bir tek tümce için, bir tek düşünce için 12 saat çabaladığım olur. Çünkü yazıyı bırakmış, yan okumalara geçmişimdir. Ah, o yan okumalar, onlar beni iyiden iyiye yorar, iflahımı keser. Nedir, kafamda çakan şimşekleri de çokluk onlar ateşler.

Haa bakın, yan okumalar, kimi zaman da hiç bir işime yaramaz. Bütün birgün, bütün bir hafta birşeyler bulabilirim umuduyla yaptığım çalışmalardan günbatımında ya da hafta sonunda elim boş olarak döndüğüm olur. Kimi zaman da bunlardan yeni bir denemede yararlanabileceğim ipuçları ve gözeler (hücreler) çıkarırım. Çokluk da gündüzleri çalışırım. Geceleri televizyonda ilginç bir film varsa -böyle bir şeye çok az rastlarım- onun karşısında yorgunluk çıkarırım. Yoksa -ki bu beni çok sevindirir- yeni bir deneme için okumalara girişirim. TV’deki açık oturum ve forumları kesinlikle izlemem. Başkalarının başkaları önündeki düşüncelerinin işe yarayacağına inanmam.

Benim bir yanım da şudur: Ben denememi sözcüklerden çok, olaylarla yazarım.

BENİM YÖNTEMİM, NERDEYSE YÖNTEMSİZLİK (ADALET AĞAOĞLU)

Öyle ya, her işin bir yöntemi var: Pilav pişirmenin, etek dikmenin, arşiv tutmanın, kitap dizmenin, köprü kurmanın, tohum ekmenin, vida takmanın, adam tutmanın, adam elemenin, cinayet işlemenin… Her şeyin, her işin bir yöntemi var. roman yazmanın da bir yöntemi olmalı, değil mi? Yapılan bütün bu işler, çağlar boyunca ve değişen koşullar altında yöntemlerini de değiştirmişler, daha doğrusu geliştirmişlerdir. Hele cinayet işlemede alınan yol, geliştirilen, çoğaltılan yöntemler insanın aklını durduracak boyutlara vardı artık.

Roman yazmanın yöntemleri de, başlangıcından bu yana zaten yazardan yazara değişkenlik göstermiş. Kimi, yazı yazarken ayaklarını bir leğen dolusu suya sokarmış. Kimi, yatağa girip başına da bir buz torbası oturtmadan tek satır yazamazmış. Kimi, yazacağını yazıp bitirene dek deli danalar gibi ayakta dönenir, kimi alışık olduğu boyda posta üç kiloluk bir defter edinemedi mi, biz şimdi elektrikler kesilince nasıl oluyorsak öyle olurmuş. Kimine de bugün bir tp kağıtla bi yazı makinesi yeterli. Flaubert, içindeki fırtınayı bir “ben”le okura yansıtmamak için, gece yarısı terasa fırlar, o “ben”ini haykıra haykıra yıldızlara söyledikten sonra yazmakta olduğu romanın başına dönermiş. Voltaire’in resimlerinde başına geçirdiği o sivri uçlu gecelik takkesi, hemen hemen yazdıklarının ta kendisidir, benim gözümde. Öfkeli, kavgacı kişiliğini yazdıklarıyla özdeşleştirir bu takke. Bana öyle gelir ki, Voltaire her gün iyi bir meydan kavgasına girişseydi yazı yazmazdı. Rousseau’nun iyimserliğine karşı duyduğu öfkeyi, Rousseau’yu güzelce bir pataklayarak geçiştirebilseydi Candide gibi bir taşlama romanı çıkmazdı ortaya. Örnek yerinde olmasa bile, boğalığı yazıya yönlendirmek de bir yöntemdir.

Kişiliklerin yazı yazma biçimine -burada konumuz roman olduğu için, roman yazma biçimine- yansıması işin doğal yanı. Ama, doğalcılık sınırları epeydir epeyce zorlandığına, insan kendi üstünde bile bir denetim kurarak kendini yeniden yapmayı başardığına göre, romancının roman yazma yöntemlerini de şu ya da bu biçimde, alabildiğine geliştirdiğini söyleyebiliriz. Elinde bir ses alma aygıtı, bütün dünyayı üç kez dolananlar mı, binlerce ses bandı doldurup on altı sekreterle bu ses bantlarını romana çevirenler mi, yüzlerce kare film çekip geceler boyu bu karelere gözünü dikerek roman tümceleri, bölümler kuranlar mı, bir odaya kapanıp, bir ses bandına günde on saat konuşanlar mı? Bizler zenginliklerin böylesinden yoksunuz. On altı sekreter değil, eve haftada bir gün temizlikçi gelse, ne denli daha iyi çalışma olanağına kavuşacağımızın düşünü kurar dururuz. Yine de yabana atmamalı. Bizler de geliştirdik çalışma yöntemlerimizi. Olanaklarımızın sınırlarını zorladık. Zorladı ki, akmayan suyla, yanmayan kaloriferle, akşam üstü tam “Oh, zaman benim artık, romanımın başına geçebilirim” dediğimiz sıra üç saat kesilen elektrikle inatlaşarak, okul kapılarında vurulan gençlerin acısını yüreğimizde, bir utancın yükünü de omuzlarımızda duya duya, ama belki de bütün bu nedenlerle roman yazarlarımızı gün günden çoğaltıyoruz. Roman yazma yöntemlerimizin çılgın bir tüketime dayalı olarak zenginleşmesi söz konusu değil. Bizim tek lüksümüz, sağdan soldan koparabildiğimiz zaman. Günde üç beş saati çalışmayı (yazmaya) ayırabilme yöntemini bulmuşsak, bunu çevremize de onaylatmışsak, işte bir yazı makinesi, biraz kağıt ve bir kalemle kendimizi roman yazarken görebiliriz. Uğrunda bunca çırpıştığımız zaman, nasıl bir hazırlığın ardından artık ille elde edilmesi gerekli bir şey olur ama? Roman yazma yöntemi, işte asıl bu, masa başına geçilene dek geliştirilen çalışmalarla ilgili olmalı. Masa başında da elden bırakamayacağınız, yana itemeyeceğiniz bir çalışma.

Bir romanı tasarlarken, o romanın özüne denk biçimi bulmaktan tutun, ayağı suya sokmak da, sırtını güneşe vermek de, yüzünü duvara dönmek de, bir deftere notlar almak da, sokaktaki çocuğa o roman bağlamı içinde bakmak da, bir yolculuğa çıkmak da, çok gerekince çalınan kapıyı açmamak da, anımsayamadığınız bir ad, bir pembe için bütün kitapları yere yıkmak da, bir sabah uyanıp yazılmış otuz sayfayı birden çöpe atmak da, bir günün hem içinde, hem bütünüyle dışında olmak da, savruk bir defterin bir yanına savrukça “Orkestra şefinden kopuğa” diye, kimselerin, bazen bile bir süre sonra anlam çıkaramayacağınız bir not düşmek de o romanı yazma süreci içinde, bir çeşit düzensizliğin düzeni biçiminde yöntemleşir. Yöntem gibi, suratı asık, köşeli, düz çizilmesi gerekli bu çizgi, en azından benim için, bir gün asla yan yana getiremeyeceğimi , bir bütüne dönüştüremeyeceğimi sandığım seksen uçlu, dağınıklıklar, bu dağınıklıkların getirdiği karabasanlarla dolu bir iç oluşum çizgisidir. Her roman için bu iç oluşumun yeni yolları zorlaması, başıma türlü dertler açması da üstüne üstlük. Durum böyle olunca, benim kendi adıma tepeden tırnağa aynı olabilecek tek bir yöntemden söz edebilmem olanaksız.

Romancılar arasında roma günlüğü tutanlar varmış. Bir de romancı günlüğü tutanlar var. Birinci, yazılacak romanın “hatıra defteri” olsa gerek. Bir çeşit, roman yaşamöyküsü. Böyle bir günlükle hiç karşılaşmadım. Burda roman kendi ağzından mı konuşuyor, doğacak çocuğun tekme atışları mı duyuluyor, yoksa romancı, “Bugün başladı. Dün vitamin aldı. Şubatta beş ay. Sabah baş kaldırdı. Kımıldamıyor, ne oldu? Yeterince büyümedi. Gereğinden fazla büyüdü” diye çetele mi tutuyor, bilemiyorum. Bir romanı geliştirirken, dölyatağındaki bebeğin serüvenini belli aralıklarla izleyen, üstüne raporlar döktüren, anaya da birtakım öğütlerde bulunan doktor görevini üstlenmiş biri mi desek acaba o roman günlüğünü tutan romancıya? Böyle ise, doğrusu çok uygarca bir çalışma biçimi. Çok uygarca izlenen her yol gibi de, pek çok olağanın bir araya getirilmesini gerektiren bir tutum. Ama şu da var: Doktora hiç gitmemek kötü ya, olur olmaz nedenlerle doktor kapılarından ayrılmamak da büsbütün kötü. Sağlıklıyken hastalanabilir kişi.
Roman günlüğü bir romanın sağlığıyla ilgilenmek midir? onun gelişim süreci üstüne tarih düşmek midir? Yoksa roman yazarına bir yardımcı, onun belleğine ek bir bellek midir? Bunların hepsi de olabilir. Romana yardımcı olayım derken romana tuzak kurmuyorsa, yazarı roman günlüğü ile doygunlaşıp romanın da yeterince beslendiği sanısına kapılmıyorsa, iyi ya, roman günlüğü de bulunsun. Bizi eninde sonunda ilgilendirecek olan yine roman.

Tiyatroda “reji defteri” tutan sahneye koyucular vardı. Ama burada söz konusu kişi, bir sahne yapıtını çözümleyen, yorumlayan ve yapıta bu yorum açısından sahnede dirimlik kazandıracak olan kişi. Burda, önceden yaratılmış bulunanın ardından bir yeniden yaratma, daha doğrusu bir uygulama söz konusu. Şunu şurdan alıp, şu açı doğrultusunda şuraya uygulamak kuşkusuz bir pergelle cetveli, yani yöntemi gerektirir. Bu nedenle “reji defterleri” salt paşa-gönlümüze bağlı, salt nedeni anlaşılabilir çalışmalar değil, aynı zamanda da zorunlu çalışmalardır. (Prof. Özdemir nutku, tiyatroda bu zorunluluğu anlatmaya epey çaba harcadı.) Ayrıca, bu “reji defterleri” yeni sahne yönetmenleri, oyuncular, ışıkçılar, dekorcular yetiştirmekle yükümlü bulunanlar için bir çeşit eğitme, öğretme kılavuzu. Romancı, roman günlüğü ile “Nasıl roman yazarı olunur?”, ya da “Roman nasıl yazılır?”ı amaçlıyorsa, böyle bir günlük tutarak belki de tasarladığı romanla yaşamı yeniden yaratmak, ona yeni bir dirimsellik kazandırmak isterken kendisine bir kılavuz gereksinimi duyuyordur. Ama diyelim, “Şöyle bir roman yazmayı düşünüyorum”la başlayan roman günlüğü nedir? Bu “malumu ilam”ın nedeni nedir? Bu, roman yazarının kendi kendisini denetlemek için açtığı bir ilk sayfa mıdır? Bu başlangıcı “Yirmi sayfa yazdım. Yürüyor”la sürdüren sayfalar, gerçekte yazarın romanını gönlünce yürütemediğinin belirtisi midir? Yoksa bu notlar, romanın “yürümediği” dertli zaman parçalarının piyano temrini midir?

Hangisi olursa olsun, hepsi de roman yazarının, bir roman günlüğünü (ya da kendi günlüğünü) sabırla sürdürebilmesinde anlaşılabilir sığınaklar belki de. Bence, en anlaşılabilir neden de, romancının belleğine yeterince güvenememesi. Düşüncesinde oluşturduklarını öncelikle, çabucak, roman kurgusundan, anlatım inceliklerinden bağımsız, sınırları salt tasarıyla çizilmiş, -kesin çizilmemiş- bir alana aktarma çabası… Yine de romancının belleğine belleklik edecek “günlük notlar”la günlük olmayan, hem kurgudan, hem yaşanan günden bağımsız “roman notları” arasında bir ayrım var. Birincisi bir “Roman günlüğü”nü oluşturabilirse, ikincisi bir “Yazar günlüğü”nü oluşturuyor demektir. Peki, “romancı günlüğü” nedir? Bu da roman yazarının “Hatıra defterine”ne taktığı ayrıcalıklı bir ad olsa gerek. Bilebildiğim bir iki örnek bunu gösteriyor.

Ben, sekreterdi, ses bandıydı falan kullanmadığım gibi, ne roman günlüğü tutarım, ne de romancı günlüğü. Yıllardır benim de bir “hafıza defterim” bulunsun isterim. Bir romanı tasarlarken, her yerde, her zaman, uykumun arasında da beynime saldıran ve saldırı anında bana korkunç güzel gelen bütün o tümceleri, o “ilk buluşları”, bütün o, bana göre iç dağlayıcı gözlemleri, bu gözlemlerin uzantılarını, bir duygulanımı, her şeyin çağrıştırdığı her şeyi sıcağı sıcağına bir deftere geçirmek isterim. İyice gezgin biri olduğum için, şöyle yanımda kolay taşınacak, kalemim, sigara paketim gibi her koşul altında hep elimin altında hazır duracak uygun bir defter edinmeye heveslenirim. Her biri ya çok küçükgelir, ya çok büyük. Böyle, küçük ya da büyük bir defter edinince de bunu ya evde, ya otel odasında unuturum. Bana en gerekli olduğuna inandığım zamanlarda böyle bir defterin dostluğundan hep yoksun kalırım.

Bu boğuşmadan başarıyla çıktığım zamanlarsa, aylar sonra bu defterin sayfalarının yolunmuş olduğunu, iki yüz sayfalık bir defterin yirmi sayfaya indiğini, geride kalan o yirmi sayfanınsa kapağından kopup sallandığını, sallanan sayfalarda o, zihnimden geçtiği anda beni allak bullak etmiş, cin çarpmışa döndürmüş “eşsiz” buluşlarımın yerini ya bir telefon numarasının, ya da adresin, ya bir yığın kötü çizilmiş yıldız çiçeklerinin, birtakım geometrik şekillerin, üst üste atılmış yüzlerce noktanın, belli ki o an pek beğendiğim ve artık ne yapıp edip kulağından tutarak bu deftere geçirmeyi başardığım, ama ertesi gün de üstüne kocaman bir çarpı işareti çektiğim bir tümcenin aldığını görürüm. Sözde ben bu “hafıza defterim”le belleğime güvenmediğim için boğuşmaya boyun eğmiştim ya, böyle salkım saçak bir defter benim için hep, yeniden çözülmesi gerekli yeni bir sorun olur çıkar.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: NASIL YAZIYORLAR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Çarş. Ekim 31, 2007 3:46 am

Bu telefon numarası kimin? Bu adreste kim oturuyor? Bu notu niçin almışım? Sonra, neyse, üstüne çarpı işareti çekilmekten kurtulmuş bir not işte: “Helikopterlerin inceleri. Hep onlar.” Bununla neyi demek istemişim? Ayrıca bir buyruk da var bu tümcenin altında: “Bunu atlama!” Neyi atlamayacak mışım? Böyle bir notu çözmek bana nerdeyse bir oyun, bir roman, bir öykü kurgusunu çözmekten daha yorucu gelmeye başlayınca şu sonuca vardım: Helikopterlerin incelerinin ne olduğunu unutmuşsan, atlamaman gereken şeyin ne olduğunu unutmuşsan, üstüne not düşülmesi gereksizdir.
Durum böyle bile olsa, benim de bir roman yöntemim var. İçimi iyice dürtükleyip “Hadi yaz” demedikçe bir romana başlayamam. Ama bir roman bu buyruğu verdi diye de hemen masa başına çökemem. Bir iç oluşum sonucu gelen bu buyruğu ilkin denetlemem gerekir. “Bende olanlar” böyle bir romanı yazmama yeterli mi? “Bende olmayan”ın hangisini sonradan edinebilirim? Edinebilir miyim? Bunun dışında “nasıl yazmak” sorunu da, bir romanı tasarlarken beni epeyce düşündürüyor. Günün birinde “sanırım bu direk bu yükü taşır” diye karar verdiğim zaman, nedense ille çizgisiz bir defter edinip son kerte savruk bir taslak yazıyorum. Sonradan makinede iki, bazen de üç kez yazılarak geliştirilecek olan bu taslağı, bu kez dönüp yaşamın içinde denetlemeden edemiyorum. Benim Ölmeye Yatmak ile Fikrimin İnce Gülü çalışmalarımdan çıkarabildiğim roman yazma yöntemlerim bunlar. Buna yöntem denebilirsi…

Ölmeye Yatmak, romanın içimde oluşması ardından kısa süreli bir kütüphane çalışmasını da gerektirdi. Her gün biraz daha kuşkucu bir okur önünde, belgelerin de konuşması o romanın yapısına aykırı düşmeyecekse neden konuşmasın dedim. Kütüphane çalışması sırasında aldığım notlar, romanda kullandıklarımın bir katından çoktu. Kullanamayacağımı bile bile bu notları çıkarmamın tadından kendimi alamadım. “Fikrimin İnce Gülü”nü çalışırken, taslağı yazdıktan sonra, tam karşıtı, açık havaya çıktım.

O taslağı yanıma almadan, Bayram’ın geçtiği Kapıkule-Ballıhisar yolunu, önceden bu çok iyi bildiğim yolu, bir iki kez baştan sona yeniden geçtim. Ama bir otobüsün içinde ve roman gözlüğüyle geçtim. Önceden bilinen bütün sözcükler bir şairin elinde nasıl yeniden yaratılır, yepyeni anlamlar yüklenirse, ben de bu yollarda rastlanabilecek her şeyi, pekçok kimse için hiç de yeni olmayan bütün bu yol üstü “şeylerini” yeni bir şeye dönüştürmeye çalıştım. Hem benim, hem Bayram’ın, hem o yollardan geçmiş ve geçen herkesin, hem de o yollarda bulunan her şeyin ilişkilerinden, aynı zamanda da geçmişle şu anın ilişkilerinden giderek, ama ille Kapıkule-Ballıhisar arasını da giderek…

Sanırım bir roman, en azından taslak olarak iyice belirlendikten sonra, o roman üstüne notlar almak da kolaylaşıyor. Benim için bir not defteri bir romana değilse de, sırasında bir roman taslağıbir not defterine kılavuzluk edebiliyor. Ayrıntıları, yaşanan gün içinde, istesem de gözden kaçıramam. Ama belleğim yeterince sağlam değil benim. Bu nedenle, taslağı yazılmış bir romanın ardından bellek denetimine çıkmak gereksinimini sık sık duyarım. Roman kahramanlarını seçmekte, onların iç dünyalarına girmekte, onları önceden en iyi bildiklerim içinden çıkarmaya çalışmamdan belki, böyle bir gereksinimi duymam. Hele, bir roman yazayım diye kalkıp birilerinin yaşamı içine burnumu sokmaya hiç heveslenmem. Böyle bir çaba benim için zaten boşuna olacaktır. Bende olmayanı yazamam.

Buna karşılık, o roman kahramanları bende varsalar, romanı düşüncemde kurduktan, hatta taslağını yazdıktan sonra bu kahramanların benzerlerinin bulundukları yerlerde kan tutmuş katil gibi dolaşır dururum. Kapıkule-Ballıhisar yolunda bir süre nasıl dolanıp durmuşsam öyle.

Söyledim. Benim roman yazma günlüğüm falan yok. romancı günlüğüm de yok. Halim bir yana, doğrusu ailemde benim roman yazışıma falan da pek aldıran yok. Bu nedenle ben hepsine iyi yemekler pişirmek zorundayım. Nerdeyse unutuyordum, bunca yokluğun arasında bir çalışma odam olduğunu söylememek haksızlık. Yazma yöntemlerimden biri de, günde bir kaç saat bu odaya kapanmak, kalemin ucunu kemirerek de olsa burada hiç kimsesiz oturabilmek için çevreme attığım yalanlar, döndürdüğüm dolaplar. Herkesin de bir derdi var. Herkes de çok sık hastalanıyor ve çok ölüm oluyor. Herkesin çok da canı sıkılıyor.

Can sıkıntısı deyince, dertlerimi dökmek için bana hiç sıra gelmediğinden, ben de son birkaç yıldır bir “Dert dökme defteri” edindim. Bazen art arda beş gün, sabah şuna kızdım, akşam buna içerledim, diye yazıyorum bu deftere. Sonra bir de bakıyorum, aradan beş ay geçmiş de DDD’me el sürmemişim. Derdim olmadığından mı? Nerde o günler? DDD’me derdimi dökmeye fırsat bulamadığımdan. Ama bu deftere son olarak şu notu düşüvermişim işte:
“Ne yazdığımla hemen hemen hiç ilgilenmeyen bir dergi ne yöntemle yazdığımı bilmek istiyor.”

Bu sayfadakiler mutlaka bir arkadaşınızın ilgisini çekecektir
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: NASIL YAZIYORLAR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Çarş. Ekim 31, 2007 3:50 am

ROMANCININ ÇALIŞMASI (FAKİR BAYKURT)

Günlük yazmak, Batı’dan özellikle Fransa’dan gelenek. Bir tür olarak roman gelmiş de, günlük tam gelmemiş. Oldum bittim benim de ilgimi çekmedi. Adam her gün, dinsel bir görev yapar gibi defterini açıp döşeniyor. Her halde bir yazı toplumu değiliz daha. Bunlarla nereye varılacağına, ilerde bunlardan ne yararlar çıkarılacağına akıl erdiremiyoruz pek… Yararı bir yana, sakıncaları ürkütüyor önce. Günde olmazsa gün aşırı duyulan bir olasılık; bir ekip gelebilir, kapı, pencere, sokak tutulabilir. Yatılı okulda müdür yardımcısına söz anlatmaktan zordur polise ya da savcıya bu özel notların özelliğini anlatmak… Başka bir yanı; gittikçe atılmaz olan o defteri ne yapacaklarını bilemezsin öldükten sonra. Karalama yapmadan, birkaç sefer elden geçirmeden tek yazı yayımlamamış yazara ne büyük kötülüktür o çalakalem notları yayımlamak! Romancı günlüğü yazmak yerine roman yazmak daha iyi değil mi?

Günlük tutmanın yararını savunanlar, günlükten, bir romancının nasıl çalıştığını, bir romanın nasıl oluştuğunu öğrenebileceğimizi söylerler. Günlükler bunu gerçekten veriyorsa, pek yüksek bir sonuçtur bu. Sadece okurlar değil, yazarlar da merak eder bunları. Bunca roman yazdım, şunca da yayımladım; ne bir romancının çalışmasını, ne de bir romanın nasıl yazıldığını kolayca anlatabilirim. Karşılaştığım yaşlı ya da yaşıtım yazarlara sorar dururum; uzun uzun anlatır kimi; anladığım, yoktur bunun bir kuralı, ortak yolu, hatta yöntemi. Yazarsan yazılır, yakıştırabilirsen roman olur; bu derece yalın ya da karmaşık bir şey.

Bir telin, ya da telsizin iki ucundan birinde yazar, birinde okur(lar); bir iletişimdir bu iş. Hangi dalga boyundan konuştuğunuz önemli. Okurunuzun, okurlarınızın bulunduğu dalga boyunu tutturabilmişseniz okunursunuz, anlaşılır, sevilirsiniz. Başarısızlıklarla başarılar yan yana, iç içedir. dünyanın en güzel romanlarından kimi, uzun süreler okur bulamamış, çok okur bulan nice romanlar da, gelip geçen sevi yalımları gibi birkaç yıl bazı yürekleri kavurduktan sonra geçip gitmiştir. Konya’da askerken bir otel odasında Yılanların Öcü’nün daktilo düzeltmelerini yapıyordum. Bir uyku bastırdı beni. “Yazarını uyutan roman okurunu kim bilir ne yapar!” diye tasaya düştüm; anımsar dururum. Kuralı olmadığı gibi, ayarı, miyarı da yoktur, sanımca.

Tanımı var mı acaba? Ama doğru dürüst tanımı! Yıllarca, orta, lise, Türk Dili ve Edebiyatı okuduk, okuttuk okullarda. Batı edebiyatı falan da öğrendik, öğrettik. Bakanlıktan onaylı kitaplara bakara, “Olmuş ya olması mümkün olayların genişçe anlatılması…” diye geçtik hep. Neresi doğru bunun? Hiç olay içermeyen romanlar da yazılabiliyor. Olay anlatsa bile, kişi, düşünce, eğilim, yer gibi başka “öğe”ler de içeriyor. Sonra “anlatılması” de demek? Yansıtılması mı? Onu bir “ayna”ya benzeten yazarlar olmuştur. Ama sanat sadece bir “yansıma” ya da “yansıtma” olma dönemini de aştı gitti. Bir dışavurum! Belki… Bir tanım yapabilmek için nelere el atma gereği duyuyor insan.

Ama şu “dışavurum” tamlamasında bir iş var gibi gelir bana. Çünkü daha çok bir “dışavurum”dur, her eylemden çok buna yakındır roman; ama yalın değil, bileşik. Karmaşık, hatta karışık. Kişinin, yaşamı alması, algılaması, daha yerinde bir sözcükle, çözümlemesi gerek önce. Bilincini, bilinçaltını doldurması gerek. buradaki “yaşam” sözcüğünü sesli okuyalım; tekil değil “çoğul”dur, yılların birikimini kapsar. Hem de sadece akıp gitmişi değil, akmakta olanı… Öyle dolar ki, biraz resimsel düşünüyorum burada, bastıkça oynayan bir toprakta gibidir, altı sudur sanki, bıngıldar durur. Bir yeraltı gölü. Romancı, tulumbanın sapına yapışıp pompalayabilirse, o yeraltının pırıl pırıl, şırıl şırıl, gümüş sularını fışkırtabilir, dışa vurabilir… Kim bilir kaç kez girişti, ucu taşa geldi. Kaç kez acı su geldi. Kaç kez sadece bir tıss, fıss; sadece bir boşluk, yokluk! Şansa bağlamak istemem, bir basmada şar şar akıtan “şans”lılar da az değildir.

Şöyle toparlanabilir sanırım: Akan ve akmakta olan yaşamı, bilinçaltından ve bilinçten geçirip dışa vurma işidir roman. Hem bireysel, hem toplumsal boyutları olan bir yazı türü. Bir imbikleme… Pembe beyaz yapraklardan gülsuyu ve gülyağı çıkarmak gibi. kara zeytinden o sapsarı yağı çıkarmak gibi… Bilinçaltından ve bilinçten geçirme dedim ya, “geçirmek” sözüne de önem veriyorum; bu “geçiş” olmazsa olmaz. Onun için derler ki, yargılama tutanakları roman değildir. Elbet değildir. Çok insan söyler: “Yaşamım roman!” Değildir, gerçekte “gibi”si düşmüş bir cümledir bu; benzetmedir. Bir yaşamın romana benzemesi başka. Roman olabilmesi için yazılması gerek; bir romancının bilinçaltından, bilincinden geçerek gerekli estetik biçime ve biçeme ererek yazılması…

Niçin bilinçaltı ve bilinç sözcüklerini sık kullanıyorum: Çünkü ne tümden bilinçaltı fışkırması, ne de yalnızca bilinçli bir çabadır roman. Belki bilinçaltının payı büyük. Çünkü romancı oraya çok şey atan, iten insan bence. Oradan pompalıyor, ama bilinçten geçiriyor. Belki çocuklukta, biraz da erken gençlik yıllarında bilinçsiz ya da bilinç düzeyi düşüktür sanatsal dışavurumların. Ama ondan sonrası bilinçlidir artık.

Yaşam, bilinçten bilinçaltına iner. Orada mayalanır, dinlenir, değişir. Etkisi derin, yankısı geniş toplumsal olayların 8-10 yıl geriden gelerek romanlaşması bu yüzdendir. Bilinçaltı biriminin değişerek bir biçim bulması, bir sanatsal anlatım biçimine erişmesi şipşak olmaz. Hatta sadece bir fışkırma da sayılmaz, “birdenbire”lik yoktur onda. Diyelim “esin” gibi bir belirtiyle ucu görünen konunun oradan dışa alınması da zaman alır. O evrenin de romanına, romancısına göre birkaç yılı vardır. Uç veren bilinçaltı birikimlerini kısa sürede yazıp ortaya koyan sanatçıların yazdıklarında bir sığlık, bir yalınkatlık sezmez miyiz? Önce yazdıklarıyla sonra yazdıkları arasındaki o çok benzerlik, hatta tekdüzelik neyin nesidir? Georges Simenon’un, Agatha Christie’nin adları çok roman yazmış olmakla anılır. Ne kadar biribirinin şablonudur o romanlar! Bir de Tolstoy’un, Faulkner’in, Gorki’nin kaçar roman yazdıklarını düşünelim.

İşin sanırım en can alıcı yanı şurasıdır. Burada her yiğidin ayrı bir yoğur yiyişi, her yosmanın ayrı bir sakız çatlatışı vardır. Ben günlük tutmam ama not tutarım. Bir sürü gereci, ayrıntıyı; çağrışım, gözlem, dinleme, duyma yoluyla ufak ufak kağıtlara yazar biriktiririm. Biçim ararım… Yılanların Öcü’nü önce bir küçük yazı olarak yayımlamıştım 1956’da. Isparta’da çıkan Demet dergisinin derlemelerinde vardır. O yıllarda böyle bir yazı türüne çalışıyorduk arkadaşlarla. Köy gerçeklerini öykü boyundan küçük yazılara döküyorduk. Kalkıp Sivas’a, Hafik’e gittim. Döndü durdu kafamda Bayram’ın kuzusu, köy odasında döğülüşü. Ve Irazca ailesinin yaşamındaki yılan motifi! Yılanın yılanken öç almaya davranması, buna karşılık insanın pısması, bu pısmanın kınanması…

Oralarda iki yıl kaldıktan sonra asker oldum. Hafik’in Asarcık köyündeki Mahmut’un döğülmesini, bizim Akçaköy’de arkasızlığımız yüzünden evimizin önüne ev yapılmasını durmadan düşünüyor, iplik iplik örüyordum. Yedek Subay Okulu altı aydı o zaman. Piyadeydim. Tek er eğitimine çıkıyorduk. Açık havada tüfek çatıp çökerek ders dinliyorduk. Anlatılanlardan sınava çekilecektik sonunda. Bir cep defteri almıştım, önemli bilgileri yazıyordum. Ama bir yanından da Yılanların Öcü’yle ilgili notlara başlamıştım. Defterin yarısında iki not türü karşılaştı. Balgat sırtlarında koşarken, gece yürüyüşlerinde giderken hep roman düşünüyordum. Sinemaya gidiyorduk, kitap okuyorduk, her çağrışım, her düşleme, yeni bir ayrıntıyı getiriyordu. Not etmesem uçar giderdi o hayhuy arasında.

Bazı arkadaşlar bir tür kahramansılıkla, hiç not almadıklarını söylerler. Ama “alim unutmuş, kalem unutmamış!” demezler mi? Özenle not alırım ben. Alır, zaman zaman okurum onları. “Irazca Üçlemesi”nin üçüncü romanı olan Kara Ahmet Destanı üstüne notlar almaya 1962’de başlamışım; 1976’da yazdım. aradaki 14-15 yıl, alınmış notlarla doludur. Bir zarf; gittikçe kabarır. En “mikro ayrıntı” not edilir, konur içine. Birinde Burdur’daki köyüme gidiyordum çalışmaya. Yedi saat çeker Ankara-Burdur yolu. Zarfı önüme aldım, başladım okumaya. Afyon, Sandıklı, Dinar; hâlâ bitmemişti notlarım. Yazmaya başlamadan kim bilir kaç kez elden geçiririm… Nedeni şudur: İyice sinsin kafama; çok iyi yoğurabileyim!

Yazarken bakmam notlara. Yazma evresine geldiğimde çok aşmış olurum bunları. Bu okumalar, yapının kurulması, kişilerin doğması, kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesi, romanın “mesaj”ının, hatta ilk cümlesinin, son cümlesinin belirlenmesi sırasında işe yarar. Oturur bir de plan yaparım. Dört beş kez, yeniden yeniden yazarım bu planı. Her yazışta gelişir. Sonra korum önüme, ama çoğu zaman bakmadan yazarım. Küçük kağıtlara günlük planlar yaptığım da olur, arada bir denetim için onlara bakarım. O şişkin notlar, o geniş plan; hepsi beni hazırlamışlardır sadece…

Kesiksiz, sürekli bir anlatımla romanımı artık dışa vurabilirim, yazabilirim. Bunu gündelik koşullar içinde yapabileceğimi sanırdım. Denedim, olmadı. Bunca hazırlanmadan sonra, hiç değilse bir ölçüde “mekanik” olmalıydı bu iş. Madem ince ayrıntılı bir plan da var, günün öteki işlerinden, ilişkilerinden artan zamanlarda oturup ikişer üçer sayfa yazıp gitmeliydi insan. Olmadı. Bu evrede, araya giren her iş ve ilişki, romanı engelledi bence. Haberli ya da habersiz gelen konuklar, günlük yaşamın zorunlu ilişkileri, çarşı pazar, öğretmenlik, sendikacılık; engelledi. Bu evrede benim kesiksiz uzunca bir zamanım olmalı. Kimse girmemeli, kimse elimden almamalı o kesiksiz zamanı. Ayakaltı, yol uğrağı olmayan bir köşede çalışmalıyım. O köşede her halde romancının “cennet köşesi”dir. Sabah 08:00’de işe hazır olurum. Akşam beşte altıda bırakamam. Belki en verimli saatler bunlar olur. Gün boyu oturup masanın başına, bir iş çıkaramamışsam, günlük çalışmam gece yarılarına kadar uzayabilir. Yatıp uyumalı, ertesi sabah sekizde gene çat çut’a başlamalıyım. Bir ay, yirmi gün, ne kadar sürede biterse o kadar sürede, kesintisiz yazmaktır bu; “tulum çıkarmak” derim ben.

Araya başka işler ve ilişkiler katmamış olmanın yararları vardır. Yığıntıları önler, tempoyu ayarlar bu yöntem. Ne yazdım, ne yaptım, ne yapacağım; daha gün ışığında, daha açık seçik görünür. Ve sıcağı sıcağına bir çalışma oldğuu için soğumaz insan. Bir çeşit “anıt”tır hem de bu. Tembellikler, makinenin başından kaçıp gitme eğilimleri bastırılmış olur böylece.

Çoğu romanlarımın karalamasını böyle yapmışımdır. Bir atılımda bitmeyenler, kısa bir arayla, ikinci atılımda mutlaka bitmelidir. Yılanların Öcü, Kara Ahmet Destanı, Köygöçüren, Keklik, Onuncu Köy, Kaplumbağalar ikişer atılımda biten romanlarımdır. Irazca’nın Dirliği, Amerikan Sargısı, Tırpan birer atılımda bittiler. Şimdi elimde Yayla var, onu da bir atılımda yazıp bitirdim. Tonguç Baba’yı 1967’de yazmakta iken uzunca bir ara verdim, öyle kaldı; toparlamaya çalışıyorum.

Sanırım ilk karalaması yapılabilmiş roman, büyük ölçüde kurtulmuş romandır. Ötesi, benim düzenimde işçiliktir. Bu işçilik uzunca bir “dinlendirme”nin sonunda başlar. Bir ölçüde kendi romanıma yabancılaşmış olurum dinlendirmekle. Ayrıntıları unuturum. Elde kalem, gene elden geldiğince kesintisiz yapmak isterim bu işçiliği. Katmalar çıkarmalar olur. Dilin ne kadar kılçığı varsa atılır. Romana biçim, anlatıma biçem bu evrede verilir. Bitince temize çekebilirim. Kimi zaman bir yazman olsa da o yapsa bu işi diye iç çektiğim olur. Günde 15 sayfa yazsan bir aya yakın zaman alan bir tak tuk’tur bu. Üstelik iki parmakla yazarım ancak. romancı olacaklar, her halde on parmakla yazmayı öğrenmeli vaktinde. Bir romanı yeniden yeniden yazmanın çıkar yolunu verir bu. Bir ay başka iş yapmadan bu çat çut’u yaparım. Bu sırada gene irili ufaklı düzeltmeler olur. Onun için bir yazman değil, yazar kendisi yapmalı bu işi, derim.

Sonra gene kalem elde, bir çalışma daha! Belki son çalışma olabilir bu. Fazlalıklar, akışı engelleyen takıntılar bu çalışmayla giderilir, atılır. Atılır diyorum ya, bakmayın; çok kılçık kalır gene de. Bunları roman basıldıktan sonra fark ederim. Tüm dikkatle, adeta beş duyumla çalışarak gidermeye savaştığım kusurlar birer birer görünür gözüme. Basılmış romanlarımı ilk okuyuşta ezim bozum olurum genellikle. Bana görünen kusurları elbet okurlar da görmüştür diye ortalara çıkamam. Bunu önlemek için dizgi düzeltmelerini de kendim yaparım; gene de kaçar.

Başka arkadaşların çoğundan ayrı olarak, her yeni baskıda, elden ve gözden geçirme işini sürdürürüm. Haylaz öğrencinin yazı ödevi gibi çizik çizik olur o yeni baskıya hazırlanmış “kitap”! O zaman anlarım ki bu iş bitmez. Bin yıl yaşasam, bin kez basılsa gene yaparım. Bunun benimle ilgili olmayan nedenleri de vardır. Bizde dil, dilden önce düşünce, düşünceleden de önce yaşamın kendisi hızlı bir devinim içinde; bundan dolayı hızlı bir değişimi yaşayıp gitmekteyiz. Her yeni baskıda dile ve anlatıma yeniden çekidüzen vermek gerekir. Bir okur, okuduğu romanı dönüp bir daha okumaz belki. Ama, diyelim ki Yılanların Öcü’nün 1960’lardaki okuruyla 1980’lerdeki okurları biribirinden başkadır. Okurlar da birey birey ve toplu olarak değişmektedir. Yeni okurlar için yeni baskılar adeta birer yeniden yazma olmalıdır. Değilse bir kitabın yeniden basılmasının “ticaret” dışında ne amacı olabilir? Ticaretse sanattan ayrı bir konudur bence.

Dikkat ettiğim noktalar vardır. Adına kadar, kişi adı, yer adı, romanın adı; hepsi inceden inceye düşünülmüş olmalı derim. Hiç bir sorunun çözümünü rastlantıya, gelişigüzelliğe bırakmak istemem… Bir romanımın ötekine benzemesin isterim. O yüzden kılı kırka yararım… Her ayrıntı çağrışımla, her çözüm konuşup görüşmeyle gelmez. Aylar süren okumalar gerekir, Köygöçüren için uzun uzun, yeraltı suları, Orta Anadolu iklimi, sondajcılık, sulu ve kuru tarım konuları inceledim, pek çok rapor okudum. Amerikan Sargısı ve Kaplumbağalar için üst üste geziler yaptım. Yayla için Tarih Kurumu’na, müzelere gidip geldim, arkeoloji çalıştım. Hastanelerde gözlem yaptım. Dağlarda, yaylalarda yaşadım. Uzaycılık üstüne kitaplar okudum. Bunların olabileceğini sanmıyorum.

Gün geçtikçe, çağ değiştikçe, değişen okura anlamlı gelecek romanlar yazabilmek için, işi ciddiye alan, çalışkan romancılıklar gerekmektedir. Belgesellerin ilgi görmeye başlamasını buna bağlıyorum. Artık belgesiz, bütünüyle imge ürünü romanlar yazılmayacak, okunmayacak anlamına değil bu. Her halde her yapıtın halisini arayan, kılı kırka yaran; kılı kırka yarmayan yazarlara yüz vermeyen okurlar dönemidir önümüzdeki. O yüzden yazarlıklar içinde romancılık, artık bir “meslek” olmalı, romancılar kendilerini sadece bu işe adayabilmelidir.

1963’te Jamayka’da bir Amerikan romancısı görmüştüm. Ünlü biri değildi. Bir hafta süreyle kaldığım pansiyonda üç aydır kalıyordu, daha da kalacaktı. Geniş bir bahçenin içinde, düzayak ve rahattı pansiyon. Romancının bir odası, banyosu, balkonu vardı. Önünde güller, zakkumlar, yazıyor yaşıyordu. Kingston’da pek ahım şahım, hem de görkemli değildi yaşam, ama sessizlik ve ılımanlık hoştu. Üstelik ucuzluktu Amerika’ya kıyasla. Tam bir çalışma köşesiydi, bilmiyorum nasıl bulmuştu…
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: NASIL YAZIYORLAR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Çarş. Ekim 31, 2007 3:51 am

1965’te Bulgaristan’da, benden çok yaşlı bir romancının Georgi Karaslavof’un konuğu oldum bir akşam. Sofya’ya 10 kilometre kadar uzaklıkta, Rila dağının eteğinde, 14 dönümlük bir bahçenin içindeydi evi. Bahçeyi tarımcı olan eşi düzene sokmuştu, o bakıyordu. Pırıl pırıl, fabrika gibi bir evdi. Kapıda otomobil, şoför, salonda telefon… Alt kat yemek ve ortak yaşama katı, orta kat yatak odaları; yazarın çocukları, torunları, bacanağı baldızı… Üst kat ise çalışma katıydı. Yazı odasından başka okuma odası ve ayrıca not alma odası vardı. Kitaplığı vardı. Elektrikle ısınan bu evde, çalışma katındaki masalar, koltuklar, her şey insanı çalışmaya çağırıyordu. Baldızı yazmanlığını yapıyordu. El yazısıyla hazırladığı karalamaları daktilo ile temize çekiyordu. Düzeltmelerden sonra gene çekiyordu. Kitaplıklarda, arşivlerde araştırma yapacak yardımcıları vardı…
Macaristan’da Ernö Urban’ın çalışmasını gördüm. Balaton gölünün kıyısındaki bahçeli şirin evinde, düş kadar güzel bir ortama kurmuştu masasını. Yurttaşlarının hayranlığı arasında arka arkaya verip duruyordu yapıtlarını. 10 milyonluk ülkede 50-60 bin basıyordu kitapları. Bir ay sonra arasan bulunmuyordu kitapçılarda…
Gören arkadaşlar Konstantin Simonov’un ailesiyle yaşadığı daireden başka, aynı bloktaki çalışma dairesini anlattılar. Yazmanı, yardımcıları…
Yaşamdan kopmak, toplumdan soyutlanmak değildir bunlar. Olgunluk çağına kadar girip çıkmadığı iş, çekmediği çile kalmamıştır. Karaslanof’un da, ötekilerin de. Şimdi verim dönemine gelmişlerdir. Biz Orhan Kemal’e böyle böyle bir on yıl verebilseydik, neler yazardı… Toplum bizdeki gibi kitaptan soğutulmuş değilse her ülke yazarlarını bu olanaklara kavuşturabilir. Hatta Türkiye’de bunların daha iyisi olur. Olanlar bile, olanaksızlıklar içinde olmaktadır. Yazarlarımızın elverişsiz koşullarda yapabildiklerini küçüksemek zordur. Halkımızınkiler gibi sanatçılarımızın da sorunları çözüm bekliyor. Yaşam, çağdaş ve olumlu bir düzeye erdirildiği zaman sanatçıların verimi bugünkünden bambaşka olacak. Kaldı ki, bugünkü romancılar dünkülerden olanaklıdır. En büyük yetenekler ve çalışkanlıklar, olanaksızlık, ilgisizlik, hatta düşmanlıklar ortamında eridi gitti geçmişte. Bir Danıştay duruşmasında bakanlık avukatı romancılığımı yüzüme kaktığı zaman sadece gülümsediğimi anımsıyorum. “Bu romanları yazan adam öğretmenlik yapamaz!” sözünü de bakan yüzüme söylemişti…
Her insanda yaptığı işi abartma, onu olduğundan zor gösterme eğilimi vardır. Benimki de biraz böyle oldu galiba. Bir roman ya da romancı günlüğü tutabilseydim, nasıl çalıştığımı, romanlarımı nasıl oluşturduğumu daha somut gösterebilirdim; belki! Ama zararı yok. Sanırım olumlu, olumsuz, romanlarımız da üstlenebilir bu görevi…
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 94
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz