EDEBİYAT DERSİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Yukarı EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 2:30 am

HİKÂYE İNCELEME PLÂNI



A. HİKÂYE HAKKINDA BİLGİLER

1. Hikâyenin adı

2. Hikâyenin yazarı

3. Hikâyenin basım yeri ve basım yılı

4. Hikâyenin sayfa sayısı


B. HİKÂYEDEKİ OLAYIN İNCELENMESİ





  • 1. Olayın özeti

  • 2. Olaydaki kişiler,kişilerin fiziksel ve ruhsal özellikleri

  • a) Asıl kişiler (kahramanlar)

  • b) Yardımcı kişiler (kahramanlar)

  • 3. Olayın geçtiği yer

  • 4. Olayın meydana geldiği zaman

  • 5. Olayı anlatan kişi (anlatıcı)

  • 6. Hikâyenin dil ve anlatım özellikleri

  • 7. Hikâyenin ana fikri


C. HİKÂYE YAZARININ HAYATI, SANATI VE ESERLERİ HAKKINDA KISA BİLGİ


D. FAYDALANILAN KAYNAKLAR









ROMAN İNCELEME PLÂNI


A. ROMAN HAKKINDA BİLGİLER



  • 1. Romanın adı

  • 2. Romanın yazarı (çevireni)

  • 3. Basıldığı yer ve tarih

  • 4. Sayfa sayısı




B. ROMANDAKİ OLAYIN İNCELENMESİ



  • 1. Olayın özeti

  • 2. Olaydaki kişiler,kişilerin fiziksel ve ruhsal özellikleri

  • a) Asıl kişiler (kahramanlar)

  • b) Yardımcı kişiler (kahramanlar)

  • 3. Olayın geçtiği yerler

  • 4. Olayın meydana geldiği zaman

  • 5. Olayı anlatan kişi (anlatıcı)

  • 6. Romanın dil ve anlatım özellikleri

  • 7. Romanın türü

  • 8. Romanın ana fikri



C. YAZARIN HAYATI,SANATI VE ESERLERİ HAKKINDA KISA BİLGİ




D. FAYDALANILAN KAYNAKLAR











ŞİİR İNCELEME PLÂNI


A. ŞİİRİN BİÇİM YÖNÜNDEN İNCELENMESİ







    <LI class=MsoNormal>

    Nazım biriminin (dörtlük,beyit) belirtilmesi,

    <LI class=MsoNormal>

    Kaç dörtlükten veya kaç beyitten oluştuğunun belirtilmesi,

    <LI class=MsoNormal>

    Şiirin ölçüsünün ve duraklarının belirtilmesi,

    <LI class=MsoNormal>

    Kafiye (kafiye çeşitleri belirtilecek) ve rediflerin gösterilmesi,


  • Kafiye şemasının gösterilmesi.




B. ŞİİRİN İÇERİK YÖNÜNDEN İNCELENMESİ





  • 1. Anlamı bilinmeyen kelime ve deyimlerin açıklanması,

  • 2. Şiirin bölümler halinde açıklanması,

  • 3. Şiirin ana duygusunun belirtilmesi,

  • 4. Şiirin dil ve anlatım özelliklerinin açıklanması,

  • 5. Şiirin türü hakkında bilgiler verilmesi.



C. ŞAİRİN HAYATI, SANATI VE ESERLERİ HAKKINDA BİLGİLER





D. FAYDALANILAN KAYNAKLAR



En son tarafından Çarş. Kas. 14, 2007 11:46 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı ÖRNEK ROMAN İNCELEMESİ-ÖZETİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 2:32 am

KİTAP ADI ARMAĞAN
KİTABIN YAZARI DANIELLE STEEL

1.KİTABIN KONUSU :

Kitabın konusunu bir kızın ergenlik çağındaki sorunları oluşturmaktadır. Kızın ailesinin çok katı kuralları olması dolayısıyla çevresiyle olan ilişkilerinin boyutlarını ele almıştır.

2.KİTABIN ÖZETİ :

Kış mevsiminde, Whitteaker ailesi noele çok büyük bir heyecanla hazırlanmaktadır. Ailenin reisi olan john’un babasında kalma, kendisininin yürüttüğü bir işi vardır. Ailenin hanımı olan Liz iyi öğrenim görmüş olan biridir. Çocukları dünyaya geldikten sonra işini bırakmış ve kendini tamamen onların yetişmesine adamıştır. Tommy ailenin büyük çocuğudur. Kendisi okulda ve uğraştığı spor dallarında çok başarılıdır. Küçük çocukları, Annie ise çok yaramaz ve bir o kadar da sevimli bir kız çocuğudur. Onun doğumundan sonra aile dahada birbirine bağlanmış ve mutlulukları bir kat daha artmıştır. Noel hazırlıkları son hızla devam ederken evde büyük bir heyecan hüküm sürmektedir.

Sonunda noel gelir. Hep birlikte mutlu bir noel geçirirler. Noelden bir kaç gün sonra Annie hastalanır ve yatağa düşer. Liz akşam doktoru çağırır. Doktor akşam eve gelir ve Annie’in hastalığının soğuk algınlıgı olduğunu söyler. O akşam Liz’in gözüne uyku girmez. Sabah kalktığında Annie’nin ateşi dahada artmış ve sık sık nefes almaya başlamıştır. Hemen hastaneye giderler; ama artık çok geçtir. Annie ölmüştür. Bütün aile birbirini sorumsuzlukla suçlamaktadır. John artık işinden geç vakitte dönmeye; Tommy okulu asmaya ve Liz’de hiçbirşeyle ilgilenmemeye başlar. Evde kimse birbiriyle konuşmamaktadır. Tommy’nin dersleri düşmüştür, öğretmenleri ondan şikayetçi olmamasına rağmen halinden pekde memnun değillerdir. Tommy daha 16 yaşındadır.

Maribeth’de 16 yaşında bir kızdır. Babasının baskısıyla bazı şeylerden yoksun bırakılmıştır. Maribeth’in babası, Bert çok huysuz ve inatçı, eski kafalı biridir. Ailede herkesin öyle olmasını istemektedir. Annesi, Margaret kendi halinde ne denilirse yapan biridir. Abisi, Ryan ise tıpatıp babasına benzemektedir. Maribeth bir gün bir partiye gider ve babası ona partide nasıl davranması gerektiğini neler yapıp yapmaması gerektiğini söyler. Akşam erkek arkadaşı onu almaya gelir ve partiye giderler. Erkek arkadaşı onunla partide ilgilenmez ve hemen içkiye koyulur. Kısa süredede sarhoş olur. Maribeth biraz hava almak için dışarı çıkar ve orada okulun en yakışıklı çocugu olan Paul’u görür. Konuşmaya başlarlar. Paul, Maribeth’e isterse onu gezdirebileceğini söyler. Beraber bir yere gidip dans ederler ve arabayla gezme turuna çıkarlar. Paul arabayı ıssız bir yerde durdurur. Maribeth’e içki teklif eder. Maribeth dansın ve içkinin tesiriyle biraz bilincini yitirir ve cinsel ilişkiye girer. Maribeth artık kız değildir.

Daha sonra Paul onu bırakır. Maribeth artık evde oturup doğum vaktinin gelmesini bekler. Maribeth’in babası Bert, olayı öğrenince yapmadığını bırakmaz. Kızını gözlerden uzak bir doğum yapması, doğan çocuğun başkasına verilmesi için şehir dışında bir kiliseye gönderir. Maribeth kilisede kendi gibi doğum yapmak için gelen kadınları görür. Onların doğumda ve doğumdan sonra yaşadıklarını öğrenir ve dehşete kapılır. Hemen oradan çıkar. Bir otobüse binip daha uzaklara gitmek ister; ama elindeki parası onu ancak kiliseden dört beş kasaba uzaktaki bir yere kadar gidebilmesine imkan verir.

Maribeth bu kasabada inerek iş arar. Daha sonra bir lokantada iş bulur ve çalışmaya başlar. Çalışmalarına yoğun bir tempoda devam eden Maribeth kısa zamanda lokantadaki herkes tarafından sevilmeye başlar. Kocasının bir savaşta öldüğünü ve ondan hamile olduğu, yalanını herkese söyler. Lokantada çalışan diğer işçiler ve lokantanın sahibi ona inanır. Lokantaya her zaman aynı vakitte gelen bir gençle tanışır. Kısa zamanda arkadaş olurlar.

Lokantaya gelen genç Tommy’dir. Evde annesinin onunla ilgilenmemesinden ve yemekleri zamandında, bazı zamanlar hiç yapmadığından dolayı her zaman bu lokantaya gelir. Yemekleri burada yer. Lokantada kimsenin onun hakkında en ufak bir bilgisi bile yoktur. Maribeth’la arkadaşlıklarını ilerleten Tommy ona başından geçenleri ve neden bu kadar üzgün olduğunu anlatır. Maribeth ise ona başından geçenleri, hamile olduğunu bir türlü anlatamaz. Maribeth’in karnı giderek büyümeye başlar ve artık gizleyemez duruma gelir. Bunu farkeden Tommy ona bu olayın neden ve nasıl olduğunu sorar. Maribeth olayları başından ve tüm çıplaklığıyla anlatır. Tommy’nin arkadaşlığı kısa sürede bir aşka dönüşmeye başlar. Maribeth’e aşık olur.

Doğum zamanı gelmiştir. Kasabada bu iki genç doktor aramaya başlar. Tommy aile doktorlarına gitmeye karar verir. Bu nedenle annesinden doktorun telefon numarasını alır. Daha sonra doktordan randevu ister. Doktor onlara bu doğacak olan çocuğun kimin olduğunu sorar. Tommy hiç çekinmeden ‘ikimizin’ yanıtını verir. Doktor, Tommy’i bir yerden tanıyordur; ama çıkarmakta güçlük çekmektedir.

Tommy’nin doktora uğramasından bir kaç gün sonra Liz’de doktora yıllık muayenesini yaptırmak için gelir. Doktor ona oğlunun adını sorar. Daha sonra oğlunun buraya bir kızla geldiğini söyler ve onun ne zaman evlendiğini sorar. Liz bu sorunun cevabını vermekte güçlük çeker; ama oğlunun evli olmadığını söyler. Doktor, Liz’e gelen kızın hamile olduğunuda söyler. Liz hemen eve giderek Tommy’nin ne haltlar karıştırdığını öğrenmek ister. Tommy’i bularak ondan neler olduğunu anlatmasını ister. Tommy’de anlatır. Liz bunun çok yanlış bir davranış olduğunu; hemen bu oyundan vazgeçmesi gerektiğini Tommy’e söyler. Fakat Tommy kararını vermiştir birkere. Bu yolda sonuna kadar Maribeth’in yanında olduğunu; Maribeth’in öyle sanıldığı kadar kötü bir kız olmadığını; aksine çok iyi ve marifetli bir kız olduğunu annesine söyler. Liz bu konuyu babasına açmaya karar verir. Akşam olunca, john eve gelir. Liz, john’a herşeyi anlatır. Babası, Tommy’yi yanına çağırır. Tommy’den bu işten hemen vazgeçmesini ister; ama yine olumsuz bir yanıt alır. Babasınada, annesine söylediği gibi Maribeth’den bahseder. Tommy’nin Maribeth hakkında söylediklerinden ikiside çok etkilenir ve onunla tanışmak, onu tanımak isterler. Babası, Liz’inde onayını alarak onu eve davet etmesini söyler. Maribeth eve gelir ve koyu bir sohbet başlar. John ve Liz, Tommy’nin haklı olduğunu; hatta maribeth’in dahada iyi biri olduğunu anlarlar. Ona kısa zamanda alışırlar. Maribeth’in hafiften doğum sancıları başlamıştır. Bunu farkeden Liz ona nerede kaldığını sorar ve ‘istersen bizim evde kalabilirsin’ der. Maribeth önce itiraz edecek gibi olur; ama Tommy’ninde ısrarlarıyla bu teklifi kabul eder.

Aynı zamanda öğretmen olan Liz, Maribeth’in öğrenimine devam etmesini ister. Ona kitaplar getirerek dışarıdan sınavlara girmesini sağlar. Sınavlarda başarılı olan Maribeth bir üniversiteye gitmeye hak kazanır. Maribeth’in doğumuna az kalmıştır. Anne ve baba, Tommy’nin Maribeth’e olan sevgisinin farkına varmakta fazla gecikmezler.

Maribeth doğumdan sonra bebeğin başkasına verilmesi gerektiğini; aksi takdirde eve gitmesinin imkansız olduğunu söyler. Liz ve john onu evlatlık olarak alabileceklerle bağlantı kurmaya başlarlar. Maribeth’in kafasında bebeği Liz ve John’a vermek gibi bir düşünce vardır. Liz’e düşündüklerini söyler. Liz çok şaşırmış; ve bir o kadarda heyecanlanmıştır. Bu konuyu John’la konuşması gerektiğini söyler ve konuşur. John, Liz’e eğer sende istersen neden olmasın der. Maribeth’in onlara sunduğu bu güzel armağanı kabul ederler. Sonunda Maribeth bir kız çocuk dünyaya getirir. Bu çocuk aynı Annie’ye benzediğinden Liz, John ve Tommy hayretler içinde kalırlar. Aynı zamanda çok sevinirler. Bu bebek onlar için, Tanrı tarafından gönderilmiş bir armağandır. Maribeth’in ayrılma vakti gelmiştir. Onlarla vedalaşarak en kısa zamanda geleceğini söyler ve ayrılır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ :

Ergenlik çağında yaşanılan sorunların fazla büyütülmemesi gerektiğini ve bunların çözümünde ailenin öneminin büyük olduğunun unutulmaması gerektiğidir.

4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :

JOHN : İşine ve ailesine bağlı, çalışkan ve yüreği sevgi dolu bir kişiliğe sahiptir. Ayrıca iyi bir eğitim almış , başarılı birisidir.

LİZ : Çocuklarına ve eşine karşı sevecen , asıl mesleği öğretmenlik olan ama çocukları olduğu için bu işi bırakıp ev hanımlığına yönelen, bilgili, kültürlü, yardımsever birisidir.

TOMMY : İyi huylu, okulunda ve derslerinde başarılı olaylar karşısında çabuk etkilenen bir karaktere sahip, spor yapmayı ve yarışmalara katılmayı seven birisidir.

ANNIE : Yaramaz ama bir o kadar da sevimli çevresiyle iyi iletişim kuran ve hemen kendini sevdiren karaktere sahip birisidir.

MARIBETH: Ailesi tarafından baskı altında olduğu için düşüncelerini açıkça söyleyemeyen, derslerinde başarılı ama hayatta fazla deneyimi olmadığından dolayı hayal kırıklıkları yaşayan genç ve güzel bir kızdır.

BERT: Ailesinin üzerinde baskı kuran otoriter bir yapıya sahiptir. Hayatta sadece deneyimlerine ve gördüklerine göre hareket eden , geri kafalı biridir.

MARGARET: İyi kalpli ama bir o kadar da eğitimsiz kocası Bert’in dediklerine harfiyen uyan, kendi düşüncelerini söyleyemeyen birisidir.

RYAN: Babas Bert’e benzemektedir. Okulu yarım bırakmış ve babasıyla birlikte çalışmaya başlamıştır.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :

Kitap günümüz gerçeklerini çok iyi ve anlaşılır bir dille anlattığı , genç dimağlara seslendiği ve ergenlik sorunlarını konu aldığı için herkesin okuması gerekli olan bir eserdir. Dili çok sadedir. Yabancı dilde yazılmış bir kitap olmasına rağmen, çevirisi anlaşılır ve konular arasında kopukluklar yoktur.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :

Danielle Steel Amerika ve dünyanın en tanınmış yazarlarından birisidir. Steel Fransa’da eğitim görmüş, reklamcılık ve halkla ilişkiler alanında çalışmış ve yazarlık konusunda çok çabalamıştır. Sonunda istediği gibi bir yazar olmuştur. Mesleğini çok ciddiye alarak yapar. Bazen bir konuyu iki üç yıl araştırdığı olur. Annesiyle babası Alman ve Portekizli olan Steel Avrupa’da yetişmiştir. Yabancı ülkeler ve diller her zaman yaşamında büyük rol oynamıştır. İspanyolca ve Fransızcayı kusursuzca konuşan Steel çok çekingen bir kadındır. Yaşamını saran o görünüşte ışıltılı ve ayrıntılara rağmen, kocası ve çocuklarıyla birlikte sakin bir yaşam sürmektedir.

Danielle Steel yazarlığı dışında, Amerika Kütüphanecilik Birliğinin yönetim kurulu başkanlığınıda yapmıştır.1981’de üniversite eöğrencileri tarafından yapılan ülke çapındaki anket sonucu Steel “ Dünyanın En Etkili Kadınlarından Biri ” ünvanını kazanmıştır.

Steel’in yayınlanmış olan yirmi üç romanının arasında yeni satışa sunulan Zoya’yı ve yine En Çok Satan Kitaplar listelerine giren diğer eserlerini, Kaleidoscope, Fine Things (Acı Yıllar), Wanderlust (Sevgi Yolu), Secrets (Sırlar), ve Family Album (Aile Albümü) sayılabilir. ABC-TV Şirketi 1986 Şubat döneminde yine Steel’in En Çok Satan Kitaplar listesine giren Crossing (Sevmek Zamanı) adlı romanından uyarlanan başarılı bir mini dizi yayınlanmıştır.

Yazar son olarak 1986’ da Guinness Dünya Rekorları kitabına geçmiştir. Bunun nedeni kitaplarından en aşağı birinin The New York Times listesinde devamlı olarak 225 hafta kalmasıydı.
KAYNAK:http://www.eogretmen.com/kitap_ozetleri/kitap_ozetleri.htm


En son tarafından C.tesi Kas. 03, 2007 2:37 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 2:33 am

KİTAP ADI: Acımak
KİTABIN YAZARI Reşat Nuri GÜNTEKİN

1. KİTABIN KONUSU : Bir öğretmenin geçmişte yaşadıklarının meslek hayatına etkisi.

2. KiTABIN ÖZETİ :Zehra mektebin başmuallimidir.Yeni eğitim öğretimin bütün gereklerini yerine getirir,öğrencilerle bire bir ilgilenir;fakat öğrencilerin yaptıkları yanlışları asla affetmez.İçinde hiç acıma duygusu hissetmez.Maarif Müdürü de Zehra’nın bu özelliğinden çok muzdariptir.Çeşitli zamanlarda uyarmış olmasına rağmen hiçbir değişiklik görmemiştir.
Maarif Müdürü Tevfik Hayri ile Vekil Şerif Hayri Bey Zehra’nın okulunu ziyarete giderler.Şerif Hayri Bey Zehra’ya babasının hasta olduğunu, bu nedenle İstanbul’a gidip babasını görmesini ister;fakat Zehra babasının olmadığını ,o kişinin başka birisi olabileceğini söyler.
İki gün sonra Maarif Müdürü’ne bir telgraf gelir.Zehra’nın babası Mürşit Efendinin ölmek üzere olduğunu, muallimin hemen yola çıkmasını bildirir. Müdür Zehra’yı çağırtarak hemen gitmesini ister.Fakat Zehra yine karşı gelir. Müdür fazla üstelemez. Biraz sonra hazırlanmış, elinde çantasıyla Zehra gelir ve gitmeye karar verdiğini söyler.
Zehra İstanbul yolunda babasının ailesine yaptıklarını annesini, ablasını ve anneannesini nasıl öldürdüğünü ve en sonunda da kendisini bir yatılı okula verip hiç arayıp sormamasını düşünür. İstanbul’a varır. Eski komşuları Vehbi Bey kendisini karşılar. Niçin daha önce gelmediğini, babasının ‘Zehra, Zehra’ diye öldüğünü söyler. Eve vardıklarında babasının başında birkaç kadın vardır.babasını görmek istemez. Kendisine babasının eşyalarının bulunduğu sandığın anahtarı verilir. Aslında bunu hiç istemez fakat sandığı açar, içinde bir günlük vardır. Günlüğü okumaya başlar. Babasının ilk memuriyet yıllarını, annesiyle evlenmesini, anneannesinin davranışlarını okur. Zehra daha önce bildiği şeylerin hepsini tam tersi olduğunu öğrenir.Aslında bu olaylarda bütün suçlunun annesi ve anneannesi olduğunu anlar. Bundan sonra içinde bir acıma duygusu oluşur.Hemen gidip babasının ayağını öper.Birkaç gün sonra okuluna tekrar döner ve artık Zehra’nın hiçbir eksiği kalmamıştır.Acımayı öğrenmiştir.

3. KİTABIN ANA FİKRİ :İnsan kişiler hakkında araştırıp sormadan, hükümlere varıp ,onları yargılayıp, mahkum etmemelidir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :

Zehra:Mesleğini çok seven,öğrencilere en iyiyi vermeye çalışan idealist bir öğretmendir.

Tevfik Hayri:Maarif Müdürüdür.Örnek bir yöneticidir.Zehra’ya babacan bir tavırla yaklaşmaktadır.

Şerif Hayri Bey:Bölgenin vekilidir.

Vehbi Bey:Zehra’nın eski komşusudur.Babasının zor zamanında ona yardım etmiştir.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :Kitap akıcı bir dille kaleme alınmış sürükleyici bir eserdir.Bir insanda bulunması gereken en önemli özelliklerden birisini konu almıştır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
Ünlü yazarlarımızdan Reşat Nuri Güntekin 26 Kasım 1889 yılında İstanbul'da doğdu ve babası Doktor Nuri Bey'dir. Önce Çanakkale İdadisinde okuyan Güntekin daha sonra İzmir'de Fransız Frerler mektebine devam etti.

Reşat Nuri, 1912 yılında İstanbul Darulfünun Edebiyat Şubesini bitirdikten sonra liselerde edebiyat, Fransızca ve felsefe okuttu. 1931 ve 1943 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi olarak Anadolu'nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu.

1939 ve 1943 yılları döneminde Çanakkale milletvekilliği yaptıktan sonra 1947'de başmüfettişlik ve 1954'te Paris kültür ataşeliği (1954) yaptı.

Reşat Nuri Güntekin, hikaye, roman, gezi notları, oyun, mizah yazıları ve çeşitli konularda makaleler yazdı. İlk eseri olan "Eski Ahbab" adlı hikayesi, 1917 yılında Diken dergisinde çıktı ve sonradan kitap olarak basıldı.

Bir dönem Zaman gazetesine Temaşa Haftaları başlığı ile tiyatro eleştirileri yazdı çeşitli takma isimlerle (Şair, Nedim, Büyük Mecmua, İnci dergilerinde Hayreddin Rüşdi, Sermed Ferid, Mehmed Ferid) hikayeler yayınladı. Reşet Nuri'nin bazı mizah dergilerinde farklı takma isimler kullandığı da görülmüştür. Ayrıca "Harabelerin Çiçeği" adlı eserini yine zaman gazetesinde Cemil Nimet adıyla yayınladı. Cumhuriyet'in yeni kurulduğu 1923-1924 yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Kelebek isimli haftalık bir mizah dergisi çıkardılar.

Reşat Nuri Güntekin, o zamanlar kendisine büyük ün kazandıran, bugün de çok iyi bilinen ve sevilen "Çalıkuşu" adlı romanını 1922 yılında yayınladı. Bu eser TRT televizyonu tarafından dizi haline getirildi ve büyük kitlelerce seyredildi ve sevildi. Reşat Nuri'nin eserlerinde toplumsal olayların ve aşkın iç içe olduğunu görüyoruz. Kahramanları gerçek hayattan kopuk değillerdir. Kitabın kahramanının yaşadığı olayları ve duyguları, işini ve burada yaşadıklarını gözardı etmeden yazar. Romanlarını kesinlikle samimi, sürükleyici ve çok güzel bir Türkçe ile kaleme almıştır. Reşat Nuri'nin eğlendirici mizahi öyküleri de vardır.

Reşat Nuri Güntekin'in oyunlarından Yaprak Dökümü'de televizyona uyarlandığından yeni nesil hariç kimsenin yabancısı olmadığı bir eserdir. Burada da aşklar, entrikalar, mutluluklar ve gözyaşlarıyla dolu hayat yaşayan bir aile anlatılmıştır.

Reşat Nuri Güntekin, Batılı bazı yazarlarından romanlar, hikayeler çevirmiş, oyunlar uyarlamıştır. Akciğer kanserinden tedavi olmak için gittiği Londra'da ölmüş (Aralık, 1956) ve cenazesi İstanbul'a getirilerek, Karacahmet Mezarlığında defnedilmiştir.

Romanları: Harabelerin Çiçeği (1918), Gizli El (1920), Çalıkuşu (1922), Dudaktan Kalbe (1923), Damga (1924), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928), Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen, Miskinler Tekkesi (1946), Ripka İfşa Ediyor (1949), Kavak Yelleri (1950), Kan Davası (1955), Boyunduruk (1960), Son Sığınak (1961).

Hikayeleri: Gençlik ve Güzellik (1917), Recm (1919), Roçild (1919), Eski Ahbab, Sönmüş Yıldızlar (1918), Tanrı Misafiri (1927), Leyla ile Mecnun
(1928), Olağan işler (1930).

Oyunları: Gönül Veya İnhidam (1916), Babur Şah'ın Seccadesi (1919), Hançer (1920), Asker Dönüşü (1921), Eski Rüya (1922), Yaprak Dökümü (1923), Kır Çiçeği (1924), Ümidin Güneşi(1924), Gazeteci Düşmanı, Şemsiye Hırsızı, Bir Köy Hocası (1928), Bir Kır Eğlencesi (1931), Felaket Karşısında, Gözdağı, Eski Borç (1931), Ümidin Mektebinde (1931), İstiklal (1933), Vergi Hırsızı (1933), Bir Yağmur Gecesi (1941), Yol Geçen Hanı (1944), Ağlayan Kız ( (1946), Eski Şarkı (1951), Hülleci (1953), Tanrı Dağı Ziyareti (1954), Balıkesir Muhasebecisi (1955), Bu Gece Başka Gece (1956).
Diğer Eserleri: Anadolu Notları (2Cilt, 1936-1966), Fransız Edebiyatı Antolojisi (3 cilt, 1929-1931), Üç Asırlık Fransız Edebiyatı (3 cilt, 1932).










avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 2:34 am

KİTAP ADI:ADI AYLİN
KİTABIN YAZARI : Ayşe KULİN
KİTABIN KONUSU
Aylin adlı bir kadının yaşamöyküsü.
KİTABIN ÖZETİ :
Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra, eğitimini tamamlamak üzere Paris’e gider; bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca, baş döndürücü bir hızla akarak geçer, Libyalı bir prensle evlenir, Prenses olur. Tıp okur, ünlü bir psikiyatrist olur. Tekrar tekrar evlenir, ama evliliklerinden sıkılır, Amerikan ordusuna Albay rütbesiyle Subay olur...
İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.
Lise yıllarında uzun boylu ve sıska bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiştir . Bir- gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar.Otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir, prenses olur. Ancak herşey düşündüğü gibi gitmez.Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için bazı davranışları,batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmektedir. Zamanla Aylin’in özgürlüğünü kısıtlar.Evliliği büyük bir kaçışla son bulur.Yaz sonunda Aylin, ablası Nilüfer’le Cenevre’ye gider. Yaşamının ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesi’ne kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yapar, ihtişamlı hayatından sıyrılır, sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalışır, daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlenir. İki öğrencinin bu evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünü olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini,o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak, peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecektir. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif alır. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif alır ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık biter, müşterek hayatları bir yol ayrımına girer. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kalır sadece.
Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başlar. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep Tarzı çıkar. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştur. Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirir. Bütün vakitlerini beraber geçirirler. Paswak’ın bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştır.
Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başlar; ya sevdiği adamın peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktır. Tam meslek uğruna değmez derken hastanede psikiyatri bölümü şefliğine terfi eder. Sonunda Aylin’in sağduyusu aşkına galip gelir. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynar, sonra toparlanır ve işinin başına döner. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel Radomisli ile tanışır. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde atarlar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye başlar. Aylin’in bu isteğine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyler fakat Aylin bunu bile sorun etmez, dinini değiştirmeyi göze alır. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçmadır. Ona göre insan, insan olduğu için çok değerlidir. Onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemez. Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecektir.
Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdir.İşyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçer. Belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkar. Gün geçtikçe birbirlerinden koparlar ve birgün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini ,bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini ,bunun sonucunda da diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp, birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanabileceklerini açıklar. Fakat düşünülen olmaz. Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanışır ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirir. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindedir. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmez.Her şeyi bir kenara bırakıp mesleğinde ilerler fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmez. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez Savaşı’nda ruh sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşünür.Bu nedenle Oklahoma’ya Körfez Savaşı’nda zarar görmüş askerleri tedaviye gider.
Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giyer. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak başarı sertifikası alır. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam eder, hastalarına çare bulmaya çalışır. Birgün kendisine yeni bir hasta verilir. Bu kez hasta Körfez Savaşı’ndan sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordur. Bunun sonucunda da hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmiştir.
Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptar ve bu sonucu bir tez halinde askeri yetkililere bildirir. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini isterler ve onu uyarırlar. Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrılır.
Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulunur. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapatırlar. Teşhis ise “Freak Accident” yani garip bir kazadır.
“... Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut durmakta, uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini almaktadırlar. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlamaktadır ... Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırmaktadır. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıdır.
.
KİTABIN ANAFİKRİ
Anı yaşamak gerekir.Zevk alınabilecek herşey o an yapılmalıdır.Daha sonra çok geç olabilir.Hayat an an yaşanmalı.Ama anı yaşarken de tedbiri elden bırakmayıp olacak ya da olabilekcek olayları hesaplamak gerekmektedir.
KİTAPTA YER ALAN KARAKTERLER
AYLİN RADOMİSLİ:Kitapta yaşamı anlatılan kişi.
LEYLA DEVRİMEL:Aylin’in annesi.
CEMAL DEVRİMEL:Aylin’in babası.
NİLÜFER GÜLEK:Aylin’in ablası.
AZİZ TANRISEVER:Nilüfer’in ilk eşi.
KASIM GÜLEK:Nilüfer’in son eşi.
TAYİBE:Nilüfer’in kızı.
HİLMİ BAYINDIRLI:Aylin’in dayısı.
PRENS BEN TEKKOUK:Aylin’in ilk eşi.
POLAT SARAN:Aylin’in evliliği sırasında ilişki yaşadığı kişi.
JEAN-PİERRE:Aylin’in ikinci eşi.
PASWAK:İkinci evliliği sırasında ilişki yaşadığı kişi.
MİŞEL RADOMİSLİ:Aylin’in üçüncü eşi.
NURİ:Uşak.
JOSEPH CATES:Aylin’in son eşi.
LAURİE KRAUS:Aylin’in hastası.
IRENE:Aylin’in hastası.
RAHİBE NANCY:Aylin’in hastası.


KİTAP HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİM:Gerçek bir yaşamöyküsünü anlattığı için sürekleyici bir özelliği var.Birkaç kişinin yaşayabileceği olayları kendi yaşamına sığdırmaktadır Aylin.Aklına koyduğu şeyleri ,sonucunu fazla düşünmeden gerçekleştirir ve bunların bedelini zaman zaman ağır ödemektedir.Bu nedenle kitapta fazlaca olay yer almaktadır.Bu da okuyucuyu olayların başlangıcı açısından merakta bırakmaktadır.Bu durum kitaba okuyucuyu sıkmayan ve kısa zamanda bitirilebilen bir kitap özelliği kazandırmaktadır. Anlamı bilinmeyen sözcük sayısı yok denecek kadar az.Bu da kitabın akışını engellemeyen bir özellik olarak kitaba pozitif bir özellik kazandırmaktadır.Yalnız kitapta hep Aylin’in haklı olduğu gibi bir düşünce uyanmakta.Aslında onun da haksız olduğu birçok durum bulunmaktadır.Bu nedenle Aylin mükemmele yakın bir insan gibi gösterilmiş.Sanki dünya onun etrafında dönüyor,hayatında yer alan diğer kişiler de figüran rolünde yer alıyor gibiler.Bunların dışında kusur olarak pek birşey göremiyorum kitapta.Özellikle şunu eklemeliyim ki bu kitap okunması gerekenler arasında.Çünkü Aylin pek az kişinin yapabileceği birşeyi yapmış.Yani kendi yaşamına bir değil, birkaç yaşam sığdırmış.Keşke hepimiz onun yapabildiğini biraz da olsa yapabilsek.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Arnavutköy Amerıkan Kız Koleji Edebiyat Bölümünü bitirdi.Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı.Uzun yıllar televizyon,reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı.1976 yılında , Anarşistler, Rusya Ayaklanıyor(1905 ihtilali); Kayzer’in Almanyası,Bir İmparatorluk Çöküyor (Habsburglar’ın sonu); Amerika Sahnede (Roosevelt dönemi) adlı kitapları , Millliyet yayınlarının “20. Yüzyıl Dosyası “ için Türkçeleştirildi.1984 yılında ilk öykü kitabı Güneşe Dön Yüzünü yayımladı.1986’ da “Gülizar “adlı öyküsünü Kırık Bebek adıyla senaryolaştırdı ve bu sinema filmi, yılın Kültür Bakanlığı Ödülü’ nü aldı.1989’da , sahne yapımcılığını ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Ayaşlı ve Kiracıları adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneği’nin “En İyi Sanat Yönetmeni” Ödülü’nü kazandı.1996’da Münir Nurettin Selçuk’un yaşam öyküsünün anlatıldığı Bir Tatlı Huzur adlı çalışması yayımlandı.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 2:36 am

KİTAP ADI :CANAN
KİTABIN YAZARI :PEYAMİ SAFA

1.KİTABIN KONUSU:

Romanda; o zamanki Batı’ya hayran olma modasına uyan ve sonunda gerçeği kabullenip kendi özüne dönen, bir zamanlar aşkın gözünü kör ettiği Lâmis ve onu her yönde kullanan, bütün iyi niyetinden faydalanan Canan karekterleri dikkat çekmekte ve romanın hazzınnı bu iki karekter vermektedir.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Bir Çerkes kızı olan Canan,küçük yaşta esirciler tarafından satın alınır ve saraya satılır.Sarayda güzelliği ile dikkatleri üzerine çeken Canan,daha sonra,zengin bir aile olan Şakir Bey’lere verilir.Burada, evin diğer çocuklarıyla beraber farklı bir muameleye tâbi tutulmadan büyütülür,gelinlik çağına gelince de Kâzım Bey adında bir binbaşıyla evlendirilir.Binbaşıyla beraber Edirne’ye giden Canan,kocasıyla anlaşamayınca,tekrar İstanbul’a döner.

Dönüşü takip eden günlerde,Şakir Bey’in şirketinde çalışan Lâmis ile tanışan Canan, kısa sürede onu kendine bağlar.Aradaki ilişkinin aşka dönüşmesi üzerine, Lâmis beş seneden beri evli bulunduğu Bedia’dan ayrılarak Canan ile evlenir. Lâmis’in Bedia’dan ayrılmasında Canan’ın cazibesi kadar, Lâmis’in Bedia da dahil olmak üzere yalı çevresine duyduğu nefretin payı da vardır. Çünkü o, Vaniköy’deki yalının yeknesak dekoru içinde sürdürülen hayat tarzını sevmemekte, beğenmemektedir.

Lâmis ile Canan evlendikten sonra Kalamış’da bir evde otururlar.Ancak oturdukları ev, köşke kıyasla hayli sönük bir yerdir. Canan, evliliklerinin ilk günlerinden itibaren bu evi mesele yapar ve Lâmis’e birtakım şikayetlerde bulunur. Lâmis’den umduğunu bulamayan, onun aylık maaşla isteklerini karşılayamayacağını anlayan Canan,başka erkeklerle ilişki kurmaya başlar.Lâmis karısıyla ilgili bazı sözler duysa da,bunların dedikodudan ibaret olduğuna inanır,pek önem vermez.

Evlilikleri böyle devam ederken,bir gün ,Canan’ın annesi olduğunu iddia eden yaşlı bir kadın çıkagelir.Ancak Canan, onu reddeder ve evden kovmak ister.Lâmis kadına acıdığı için evde alıkoyar.Evde düzenlenen alışılmış toplantıların birinde,Canan’ı bir erkekle gören kadın,olayı Lâmis’e anlatır.Bunun üzerine karısından şüphelenen Lâmis,daha sonra arkadaşı Selim ile onun gizli konuşmalarını duyar.Olayı izleyen günlerde Selim Canan ile olan ilişkisini itiraf eder.Hatta onun sadece kendisi ile değil,bir çok erkekle ilişkisi olduğunu söyler.Bu durum Lâmis ile Canan arasında kavgaya sebep olur.Kavga esnasında araya giren,ancak kızı tarafından bir kez daha reddedilen kadın,bunun üzerine kızı Canan’a saldırır; onu öldürerek evden kaçar.

Lâmis, Canan’ın ihanetinden ve ölümünden sonra yalıya döner.Yalının eskiye oranla daha viran olması bile, Lâmis için bir anlam ifade etmez.Nitekim O, en büyük günahları işledikten sonra bir mabet kapısına koşan insan gibi yalıya döner.Çünkü yalı, Kadıköy-Kalamış çevresinin sahteliğine karşı, kaybolmayan güzelliklerin, saadet ve huzurun mekanıdır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

Tutkuların baskısıyla bir takım vaadler ve geçici hevesler peşinde koşarak, bu uğurda bazı kutsal değerleri zedelemeyi göze alanlar, sonuçta hüsran ve pişmanlıktan başka bir şey elde edemezler.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

LÂMİS: Hislerine ve tutkularına yenilerek, gerçekler yerine hayal alemi ile mutluluk arayan, iyi niyet ile gerçek bir aşkı arayan, ama sonunda hayallerden uzaklaşarak gerçekleri görebilen bir kişidir. İlk başlarda bulunduğu şartlardan tiksinerek Batılı tarzı yaşamaya özense de , sonunda batının aldatıcılığını görerek güzelliği bulunduğu ortamda aramıştır.

CANAN:Kadıköy-Kalamış çevresinin seçkin bir kadınıdır.Yaratılışı itibarı ile mağrur ve ihtiraslı, aynı zamanda süs ve mücevher düşkünü güzel bir kadındır. Köşke gelen hemen hemen her erkek ona kavuşmak, en azından onunla ilişki kurmak istemektedir. Cânân, paranın vaadettiği saltanatlara sahip olmak emeliyle bu istekleri reddetmek istemez.

BEDİA:Aslen muhafazakâr bir kadındır.Namusuna ve ailesine düşkündür. Süs ve mücevherden hoşlanmamaktadır.

Dış görünüşe önem vermeyen, sade bir hayatı tercih eden, elindeki ile yetinmeyi bilen birisidir.
ŞAKİR BEY:Açık görüşlü, rahat bir şekilde kendini, duygu ve düşüncelerini ifade edebilen, geniş bir düşünür, birazcık da çok bilmiş, kendi hayat felsefesini her zaman önde tutan birisidir.

SELİM:Entelektüel kimliği ile, diğer kahramanlarla olan ilişkisi açısından sözcü olmaya en uygun kişidir. Her ne kadar Lâmis’e bazı gerçekleri gösterse de, gösterme usûlündeki tutarsızlığı ve dengesizliği ile olumsuz bir kişiliğe sahiptir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

İnsanların hayatlarında vazgeçmemeleri gereken değerler vardır. Şayet insan tutkularının, arzularının esiri olursa, bu değerleri ayaklar altına alacak seviyeye bile gelebilir. Namus gibi… Birkaç kuruş para, lüks yaşam, insana herşeyi unutturur. Romanda anlatılan olayı, günümüzde sık sık magazin dergilerinde görebiliyoruz. Yazar yaklaşık bir asır önceyi anlatıyor ama sanki değişen birşey yok. Değişen tek şey günümüz toplumunun o zamana göre bu olayları ‘NORMAL’ karşılayabilmesidir.

Peyami Safa bu romanında; insanların para uğruna neler yapabileceklerini, neleri göz ardı edebileceklerini, iffetlerinden vezgeçme seviyesine kadar gelebileceklerini gözler önüne sermektedir.Romanda Birinci Dünya Savaşı zamanından bahsedilse de, olayların, günümüzde karşımıza çıkan olaylardan farklı olmaması , üzerinde önemle durulup düşünülmesi gereken noktadır.

6.KİKİTABIN YAZARI HAKKINDAKİ KISA BİLGİ:
PEYAMİ SAFA
1899'da İstanbul'da doğdu, 15 Haziran 1961'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Şair İsmail Safa'nın oğlu. Düzenli bir eğitim almadı. Kendi kendini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919).Ayrıca, Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerlik hizmeti yaparken kaybedince derinden sarsıldı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verildi. Fransızcayı, gramer kitabı yazabilecek kadar öğrendi. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçiydi. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le girdiği polemikler unutulmaz. Ölümünden hemen önce Son Havadis gazetesi başyazarıydı. Kendince edebî değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" ismiyle yayımladı. Sayıları 80'i bulan bu kitaplar içinde Cumbadan Rumbaya (1936) romanı ve Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi ünlüdür.Ayrıca ders
kitapları da yazdı.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı ÖRNEK ŞİİR İNCELEME

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 2:39 am

Şiir inceleme örneği/ Fahrettin KOYUNCU



“NE İÇİNDEYİM ZAMANIN” ŞİİRİ ÜZERİNE



Ne İçindeyim Zamanın



Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpâre geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında.



Bir garip rüyâ rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgarda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.



Başım sükûtu öğüten

Uçsuz bucaksız değirmen;

İçim muradına ermiş

Abasız, postsuz bir derviş.



Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim,

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

(A.HamdiTanpınar)



Yaşamla ölümün bıçak sırtı düzleminde, sersem sepet gezinip duran insanoğlunu, her zaman ilgilendirmiştir zaman kavramı. Özellikle de sanatçıları: Şairleri, yazarları, ressamları, müzisyenleri... Bu kişilerin yaşam boyunca ortaya koydukları, koymaya çalıştıkları şeyler de, zamanla didişmekten başka bir şey değildir aslında.

Şairler ve yazarlar, zamanı alt etmek için kendilerine yazılı anlatımı kalkan olarak seçmiş kişilerdir. Şairler, yapıtlarında (şiirlerinde) zaman sözcüğünü şiirsel düzlemde kullanırlar ve ellerindeki kalkanı daha da sağlamlaştırmaya çalışırlar.

Şiir, zaman kavramını somutlama aracı olarak kullanılmaktadır şairler tarafından.

Ahmet Hamdi Tanpınar da şiirlerinde zaman kavramına yer veren, zamanı şiirle yoğurmaya çalışan şairlerimizdendir. Bu yazıda, Tanpınar’ın “Ne İçindeyim Zamanın” adlı şiirine bu açıdan bakılacak ve şiir incelenecektir.

Önce şiirin, içeriğe de yansıyan biçim özellileri üzerinde durmak gerekiyor. Bu özellikleri şöyle belirleyebiliriz:

a- Şiir dörtlüklerden meydana gelmektedir.

b- Şiirde sekizli hece ölçüsü kullanılmıştır.

c- Şiirde çapraz uyak düzeninden (abab, cdcd, efef, ghgh) yararlanılmıştır.

Yukarıda sözü edilen biçim özellikleri şiire bir yandan kısıtlamalar getirirken, öte yandan da şiirin genişlemesine olanak tanımıştır.

Kısıtlamalar getirmiştir: Belirli bir ölçü ve uyak düzeninde ister istemez sınırlara dayanırsınız.

Genişlemesine olanak tanımıştır: Her dörtlükte şiirin bütünü içinde düşüncenin, duygunun yayılması söz konusudur.

Şair, şiirin ilk dizesine “ne... ne de”yi yerleştirerek kararsızlığı gündeme getirmektedir. Zamanın içinde olmamak, bir varlık, bir nesne, bir şey olarak zaman dışı olmak yaşamamak olmasa gerektir. Zamanın büsbütün dışında olmamak ise, sanırım, yaşamsallığa, bir varlık olarak “hayatiyet bulma”ya işarettir.

Yaşamı, nesneleri, zamanı adlandıran insanoğlu olduğuna göre “yekpare, geniş bir an”, “ezel ve ebed” içerisindeki algılamamızın bir yansımasıdır olsa olsa.

Bu yorum içinde ilk dörtlüğe bir bütün olarak bakıldığında, görülecek olan şudur: İlk iki dizedeki zaman karşısındaki kararsızlık, netleşememe, üç ve dördüncü dizelerde yerini belirginliğe bırakmaktadır. Zaman, insanın sınırlandırıcı düş gücüyle, kavramlaştırıcılığı ve adlandırıcılığıyla bir savunma düzeneği olmuştur. Bu nedenle, zamanın içinde ya da dışında olmak, kâr ya da zarar değildir. Kısaca, insan, tek parça anların ayrılmaz akışında debelenip durmaktadır.

Rüyalar belki de yaşamımızın en gerçekçi göstergeleri,kendimizle buluştuğumuz,hesaplaştığımız anlar toplamıdır.

Tanpınar,ikinci dörtlükte “bir garip rüya rengi”nden söz etmektedir. Rüya,yaşamımızın en gerçekçi göstergesi olmasına karşın somut bir şey değildir. Dolayısıyla,rüyanın –gerçek anlamda-renginden konuşmak da söz konusu olamaz. Birinci dizedeki “bir garip rüya rengi”,ikinci dizedeki”her şekil”i uyuşturan,devinimsiz kılan,yaşamla yarı yaşam olan rüya hali arasındaki çizgiyi anlatan bir “yakıştırma”dır. Uyku ile uyuşukluk örtüşmesinde rüyanın payı elbette inkar edilemez ve sanırım bu iki dizede (Bir garip rüya rengiyle/Uyuşmuş gibi her şekil) rüya halinin,insanın uyuşukluğuna denk düşme düşüncesi şiirleştirilmiştir.

İlk bakışta,bölümün ilk iki dizesiyle sonraki iki dizesi arasında bir karşıtlık varmış gibi görünmektedir. Çünkü ilk iki dizede rüya halinden kaynaklanan uyuşukluk söz konusu iken, son (üçüncü ve dördüncü) dizelerde bir devinimden, devinimle bağdaştırılacak bir nesneden,tüyden,söz edilmektedir. Tüyün ifade ettiği eğretileme ise sonunda şaire,şairin ruh haline ve oradan da bedensel yapısına yansımaktadır:”Rüzgarda uçan tüy bile/Benim kadar hafif değil.”

Üçüncü dörtlükte, şairle (ya da şiir kişisiyle) ilgili ve ikişer dizeden oluşan bir yapı var. İlk iki dizide maddi durumu anlatan bir betimleme söz konusu: “Başım sükutu öğüten/ Uçsuz bucaksız değirmen.” “Baş” (duygu dünyasına yön veren nesne), değirmene, üstelik uçsuz bucaksız değirmene benzetilmektedir. Değirmende -şairin düşleminde- öğütülen, un ufak edilen, zaman karşısında yoksanan ise “sükût”tur. Uçsuz bucaksızlık içindeki dağınık sessizlik...

Dörtlüğün üçüncü ve dördüncü dizelerinde soyut bir varlık (iç), somut bir varlığa (derviş) benzetilmektedir. Burada bu benzetmeden çok, son belirleme (muradına ermiş bir dervişin durumu) önemlidir. Şair, bu belirmeyle zaman karşısındaki durumun gözler önüne sermektedir: “Benim sorunum zamanla!”

Bu dörtlükte kullanılan benzetme sözcüklerinin dizelere yerleştirilme biçimi de dikkat çekicidir. Bu biçim, şöyle gösterilebilir:

Başım..................................

.............................değirmen

İçim......................................

..................................derviş

(Benzetme ögeleri, çapraz olarak dize başında ve sonunda yer almaktadır.)

Bu dizilişte, benzetme ögelerinin, dörtlüğün hem biçim, hem de içerik belirlemesinde etkili olduğu görülebilir. Zaman kavramının bilinçli ya da kurgusal olarak algılandığı yer, dünyamızdır. Çünkü -en azından şimdilik- zamanı algılayan insanoğlu dünyada yaşıyor. Şair de sanırım bu düşünceden hareketle, insanın zaman karşısındaki çaresizliğini biraz olsun hafifletmek için “Kökü bende bir sarmaşık/ Olmuş dünya sezmekteyim” benzetmesine tutunmaktadır.

Masmavi bir ışık ortasında (yaşamla ölüm arasında, zamanın tedirgin ettiği bir dünyada) dönenip duran şair, son iki dizeyle başa, zaman karşısındaki kararsızlığa dönmektedir.

“Ne İçindeyim Zamanın” şiiri, biçim olarak kolay bir şiir olarak görünmesine karşın, zaman gibi “belalı” bir kavramı ele alması bakımından duyumsanması bile güç bir şiir olarak karşımızda durmaktadır.

(Fahrettin Koyuncu, Düş Körükçüleri, Suteni Yayıncılık, 1997)
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 2:41 am

karanlık kadın maiko” Adlı Şiirin Çokanlamlılık Açısından İncelenmesi*
Kâmil İşeri**

[Bu çalışmanın amacı ‘karanlık kadın maiko’ adlı şiiri çokanlamlılık açısından incelemektir. İnceleme nesnesi olarak bu şiiri seçmemizin amacı da şiirin yazın alanında önemli bir yer tuttuğu ya da çokanlamlılık açısından incelemeye örnek bir şiir olduğundan değil,şiirde çokanlamlılığın nasıl incelenebileceğini araştırmaktır. Bunu yaparken öncelikle kuramsal bir taban oluşturulacak ve oluşturulan kuramsal taban şiir üzerinde uygulanacaktır. Bu nedenle öncelikle gerçek dünyadaki nesneleri gönderge, tümcenin öğeleri olan sözcükler de gösterge(gösteren/gösterilen) olarak ele alınacaktır. Anlamın tanımı yapılarak, düzanlam(tekanlamlılık-çokanlamlılık) / yananlam(çokanlamlılık-duygu değeri) kavramlarına değinerek çokanlamlılığın şiirde nasıl oluştu(ruldu)ğu belirlenecektir. Bu belirlemelerden oluşturulan kuramsal taban, Cengis Temuçin Asiltürk’ün ‘karanlık kadın maiko’ adlı şiirine uygulanacaktır. Bunu yaparken de dilbilimin dili yazınsal ürünlerdeki kullanım yöntemleri kullanılacak ve yaklaşımımız yapısal yönden olacaktır.]





      karanlık kadın maiko***




    1- biz içmek zorunda değiliz maiko / konuşmak


    2- konuşup bilinçaltımızı boşaltmak için


    3- biz içmek zorunda falan değiliz


    4- amaç birlikte iki kadeh atmaksa maiko


    5- buyur gidelim-içelim / çekinecek ne var


    6- nasılsa kankızıl şarap kardeşim



    7- bence içkiye zahmet çıkarmayalım maiko


    8- yeşil ikindileri ıslanarak geçmiş bi gece


    9- kalbimin kıyısında sakin sakin konuşalım


    10- çalınıp gizlenmiş ne varsa ortaya koyalım



    11- içince hayatın öteki yüzünü özlüyorum maiko


    12- salt konuşmak için içeceksek içmeye gerek yok


    13- içince çok kötü oluyorum maiko


    14- iyi kala bilmek için de çok içiyorum


    15- gel inadı bırak / içmeyelim istersen


    16- hem kırılmayacaksan bana


    17- konuyu da hiç açmayalım


    18- benimkiler bana kalsın seninkiler sana
Genel Gözlemler

Dil, insanlararası bildirişimi sağlayan bir araç, toplumsal bir sözleşmedir, dili toplum yaratır ve kullanır, başka deyişle insanoğlu, duygu ve düşüncelerini iletmesinde, her çeşit kitap ve dergilerde, mektupta, resmi-günlük konuşma ve yazışmalarında, yazın yapıtlarında, mesleklerinde… hep dili kullanmakta, dilin kendilerine sunduğu olanaklardan olabildiğince yararlanmaktadır. Dilbilim, her çeşit kullanım çerçevesinde, dili inceleyerek, insanın genel olarak, dili edinme ve kullanma yeteneğini, biçimini, edindiği dili kullanmadaki ayırımlarını ortaya koyarak incelemektedir. Dilin kullanımı açısından dilin, hukuk, siyasal, yazınsal, ..vb türlerdeki kullanımları ilginç ve günlük konuşma dilinden daha değişik ya da günlük dilde pek rastlanmayan kullanımlar görülebilmekte ve sapma1 göstermektedir. Yazınsal bir metinde yazar2, kendi deneyimini, edinimlerini, düşüncelerini iletir, iletirken de kendine özgü bir dil(style) kullanır. Bu durumda, sapma gösteren metinler “bir dil topluluğunun dili kullanma biçimi ve dizgesidir… yazın, insan yaşamındaki deneyimlerin büyük bir birikimidir”(Özünlü,1997:X). Bu birikimler, yazınsal türlerde(öykü, roman, tiyatro, şiir, destan…) yazar tarafından dil kullanılarak aktarılmaktadır. Yazınsal bir metinde kullanılan dilin değişik olması da toplumsal, ruhsal, sözbilimsel ve bireysel olabilmektedir.


Bir yapıtta yazarın belirli bir yazınsal sanatı, yazınsal yeteneği, birtakım düşünce ve duyguları, belirli bir dünya görüşü vardır ve okuyucuya bu nitelikleri dil aracılığıyla sunmaktadır. Yazarların, özellikle şairlerin kullandıkları dil yapıları oldukça karmaşıklık gösterebilmekte ve kullandıkları sözcükler birden çok anlama gelebilmektedir. Özellikle şiirde, şairin kullandığı sözcükler ve bu sözcüklerin anlam alanları, gittikçe çoğalan, genişleyen, yeni anlam alanlarına giden bir görünüm sunmaktadır. Bu nedenle yazınsal metinleri(özellikle şiiri) anlamak, çağrışımlarda, yorumlamalarda ve çeşitli anlambilimsel etkinliklerde bulunmayı gerektirmektedir.


Yazınsal dil birçok yazınbilimci tarafından incelenmiş ve bu dilin özelliklerinin günlük dilden farklı olduğu, kendine özgü kullanımları olduğu vurgulanmıştır. Şiir dili üzerine bilimsel açıdan yaklaşan ve dilin işlevlerini ortaya atan R. Jakobson’dur. Jakobson iletişimde dilin altı işlevi olduğunu savunur ve bu altı işlevden birisi de dilin şiirsel işlevidir. Dilin şiirsel işlevinde ileti kendi üzerine yoğunlaşmakta ve egemen öğe olarak dil ileti işlevini yüklenmektedir3. Bu işlev dilde yer alan iki temel düzenlemeyle(seçme ve birleştirme) sağlanmaktadır. Seçme’de dile getirilmek istenen kavramın doğrudan bağlı olduğu gösterge, dilin şiir işlevi söz konusu olduğu zaman önemli değildir. Çünkü; şiir dili, göstergenin temel anlamından yola çıkarak, üzerine duygu değerlerini katarak, çeşitli çağrışımlarda bulunarak, o göstergenin yananlam(lar)da kullanılmasını, söz sanatlarıyla işbirliği yapmasını olanaklı kılmaktadır. Bunun yanında günlük konuşma diliyle yazılmış şiirlere rastlamak hiç de güç değildir. Kimi yazınsal ürünler, sözcüklerin günlük konuşma dilindeki kullanımıyla(değişik tasarımlar yaratmak amacı gütmeyen) oluşturulabilmektedir. Bu tür yazınsal ürünlerde şiirselliği sağlayan içtenlik ve yalın anlatımlar olmaktadır.

Şiir dili, bir şairin dil kullanımının özelliklerini yansıtmaktadır. Dil kullanma konusunu, Saussure söz(parole), Chomsky kullanım(performance) terimleriyle karşılarlar ve bu kişiye özgü dil kullanımı, şairleri öteki bireylerden ayırmaktadır:(değişik bağdaştırmalar, benzetmeler, kullanımı daha önce görülmeyen anlatım biçimleri, ses açısından değişik kuruluşlar, kısacası şairin sözünün farkı…)

XX. yüzyılın başlangıcında dilbilimin kendi inceleme nesnesini dil olarak ele alması ve yazının en önemli aracı da dil olması, yazın yapıtlarının incelenmesi dilbilimin belirlediği yasalarla yapılmaktadır. Bu nedenle öncelikle ‘dil sözcüklerin ardarda basit bir sıralanışı değil, anlamı sözcükler arasındaki bağıntının oluşturduğu bir dizgedir’(1985) diyen Saussure’ün ortaya attığı gösterge kuramını inceleyelim.

Gönderge/gösterge

Gönderge gerçek dünyaya ait bir kavramken gösterge dilsel dünyaya ait bir kavramdır. Gönderge, “dil göstergesinin dil dışında gösterdiği her şeydir: soyuttur, somuttur, nesnedir, olaydır, olgudur, niteliktir, niceliktir, durumdur, kanıdır… Hatta kimi zaman gerçek dünya sınırlı ve dar geldiğinde, gönderge kurgusal dünyayı da içine alır”(Kıran,1994:236). Göndergenin dil göstergesiyle olan ilişkisi, dilin dünyadaki nesnelerle gerçeklik kazanmasındandır. Gönderge, dildışı dünyada yer alan nesnenin kendisidir. Gösterge dilde kullanılan sözcüklerin ve sözcük gruplarının yerine geçer. Birey dildışı dünyada yaşar ancak bildirişim aracı olarak dilin göstergelerini kullanır. Başka deyişle, dil göstergesi göndergenin kendisi değildir. Biz limon dediğimizde limon sözcüğü dile ait bir göstergedir ve zihnimizde canlanan limon kavramı, imgesidir.
Anlam ve Çokanlamlılık
Saussure anlam kavramını değer terimiyle karşılarken, anlamın göstergelerin oluşturduğu karşıtlıklardan doğduğunu ve belli bir bağlamda ele alınması gerektiğini belirtmektedir. Anlam dilde birer ‘gösterge’ niteliğiyle yer alan, insanın dünya bilgisine dayalı bir takım belirleyicileri bulunan sözcüklerin belirli bir bağlam ve belirli bir konu içinde ilettikleri kavramdır. Anlamı oluşturan da anlambirimciklerdir. Bu anlambirimciklerde insan zihninde oluşan anadiline ait sözvarlığı içindeki gösterge ya da sözcüksel birimlerin insan dünya bilgisine, bireysel deneyimlerine bağlı olarak anlam belirleyicilerinden oluşmaktadır. Bunu bir örnekle belirtirsek:
Ahmet camı kırdı tümcesi düzgün kabuledilebilir bir tümcedir. Ancak;
Ahmet hamuru kırdı tümcesi ise bozuktur. Birincinin düzgün, ikincinin bozuk olması kırmak eyleminin özelliğinden, anlam belirleyici olmasından kaynaklanmaktadır ve eylem nesnesine yükleyeceği rolün ne olacağı, nasıl bir rol4 yükleneceği konusunda belirleyici olmaktadır. Kırmak eylemini gerçekleştirmek için kırılana ve kırana gereksinim vardır. Dolayısıyla kırmak eyleminin nesnesi kırılabilen bir özellik taşımalıdır. Bunu anlambirimciklerine ayırırsak, aşağıdaki gibi bir görünüm elde edilebilir:
hamur cam
[-insan] [-insan]
[+cansız] [+cansız]
[-kırılabilir] [+kırılabilir]
[+(Pişirildiğinde)yenilebilir] [-(pişirildiğinde)yenilebilir]
[+nesne] [+nesne]

Anlam, gerek sözcük düzeyinde gerek tümce düzeyinde gerekse sözce düzeyinde kolaylıkla açıklanacak bir kavram olmadığı şöylesi örneklerle desteklenebilir:

Adamı iyi dövmüşler, Adamı kötü dövmüşler, Adamı fena dövmüşler

Bu örneklerde kullanılan iyi, kötü ve fena belirteçleri tek tek ele alınırsa birbirine karşıt anlamlara geldiği görülür. Ancak yukarıdaki gibi kullanımlarda ise aynı denecek kadar yakın anlamlara gelebilmektedirler(bkz. Aksan,1998:45 ve ötesi). Yine aşağıdaki örnekte olduğu gibi ikilemeli olarak kullanılan adam, kadın, çocuk sözcüklerini ele alırsak;
Bu adam adam değil, Bu kadın kadın değil, Bu çocuk çocuk değil
Yukarıdaki örneklerde adam, kadın ve çocuk sözcükleri iki kez kullanılmışlardır ama anlamları ayrıdır. Birincilerinde temel anlamda, ikincilerinde ise yananlamda kullanılmışlardır. Bu nedenle anlambilim çalışmalarında tek tek ele alınan göstergeleri anlamdan bağımsız olarak ele almamalı, göstergeden yola çıkarak önce göndergesel ve yananlamları, uyandırdıkları tasarımları gözönüne alınarak sözcüğe ve sözcüğün kullanıldığı bağlama dayalı bir anlamdan sözedilmelidir. Başlangıçta bir gösterge bir nesneyi, bir kavramı, bir duyguyu adlandırmaktadır, zamanla aynı gösterge değişik anlamlara da gelebilmektedir. Örnek:

yol Õ yer yol Õ yöntem
göz Õ görme organı göz Õ kaynak, delik, bölme, nazar
baş Õ gövdenin üstünde yer alan organ başÕ reis, şef, önde giden…

Bu durumda, öğenin bir tek anlamı bulunmamakta, birden çok anlama gelebilmekte ve kullanıldığı bağlamlara göre değişiklik gösterebilmektedir. Greimas 1966’da “anlamın mutlak koşulunun öğeler arasında kurduğu bağıntıdır büyük/küçük, ak/kara, bu bağıntı iki sözcüğün birlikte kavranabilmesi için gerekli ortak yanları ve başkalıkları belirler. Örnek yük gemisi - yolcu gemisi; gemi ortaklığı, yolcu ve yük başkalığı gösterir(bkz:Aksan,1998:46-47). Bunun yanında anlambilim incelemelerinde ele alınan ve eşadlılık5 olarak adlandırılan bir kavram da vardır. Bunu çokanlamlı sözcüklerle karıştırmamak gerekmektedir. Aynı gösterge birden çok kavramın adı yerine kullanılır(örnek; dil, yüz, el(il), bağ…). Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımız şemalaştırmak istenirse aşağıdaki gibi bir görünüm elde edilebilir:















¤ gönderge(bağlam,nesnenin kendisi,limon)

gerçek dünya







      dilsel dünya















gösterge
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 2:45 am




bilgilendirici metinler yazınsal metinler
(dilekçe, gazete, bilimsel, (roman,tiyatro,öykü,

    teknik makaleler, eğitici metinler, …) şiir,destan…)

Yazınsal Bir Tür Olarak Şiir ve Şiirde Çokanlamlılık
Şiir bütün çağlar boyunca önce sözle, daha sonra da yazıyla dile getirilmiştir. Başlangıcından bu yana birçok değişikliğe uğramış ve ilk başta tüm ulusların yazınsal metinleri şiir olarak oluşturulmuştur. “Yazının bulunuşundan önce şiir toplumun ortak ürünüyken, yazının bulunuşundan sonra ve günümüzde şiir, ortaklaşa bir üretim olmaktan çıkarak bireysel bir boyut kazanır”(Özdemir,1994). Bu nedenle şiir, yazınsal türlerin anası durumundadır. Yazınsal türler arasında şiir özel bir yere sahiptir ve yazınsal türler arasında çözümlemesi en zor olan tür olarak adlandırılmaktadır; çünkü dil içerisinde özel bir dili vardır ve şiiri şiir yapan özelliklerin başında imgelem gücü, sunuluşu, hissedilişi gelmektedir. Dilin günlük kullanımında bilgi alışverişi vardır ve şiir bilgi aktarmak için yazılmaz, anlatılmaz, özetlenemez; bunun yanında şiirin aktardığı bir yaşamdır(yaşam biçimi, anlayışı, deneyimi,.. vb.,). Şairin sunmuş olduğu bu yaşam da şairin imgelem gücünün, deneyiminin, düş gücünün, özleminin, yaşantısının ve birikiminin sunuluşudur. Bir bakıma şiir imgelerle düşünme olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şiir dilinde sözcükler gündelik kullanımlarındaki anlamlarının dışında yananlamlarıyla, eğretilemeli olarak da kullanılabilmektedir. Şair, şiirini oluştururken sözcüklerin ses değerlerinin ardı ardına kullanıldığında yapacağı etkiyi, sözcükleri birleştirirken dilin çağrışımsal özelliğinden yararlanarak alışılmamış bağdaştırmaları oluşturmakta(ne kadar alışılmadıksa o kadar da etkileyici) ve oluşturulan türlü aktarmalar, bağdaştırmalar, yinelemeler, birleştirmeler, ..vb., şiir türünün incelenmesini o ölçüde güçleştirmektedir.

Şiirsel betimlemelerde, anlıkta oluşturulan ve görüntü sağlayan imgeler kullanılmaktadır. Bütün bunlar şiire özgüdür ve şiirde imge kullanımı önemli bir yer tutmaktadır. Sözcüklerin günlük kullanımlarından farklı kullanımı da bu imgelere bağlıdır. Aksan 1995b’de çeşitli yazınbilimcilerin tanımlarından yola çıkarak şiirde imge kullanımının önemini vurgulamaya çalışır ve imgeyi “sanatçının çeşitli duyularıyla algıladığı özel, özgün bir görüntünün dile aktarılışıdır; bir betimleme değil, öznel bir yorumlama sayılabilir” biçiminde tanımlamaktadır.

Şairler şiirlerini oluştururlarken seçtikleri sözcüklerin düşünce, coşku ve tasarımlarını etkili bir şekilde dile getirebilmek için onların tüm anlam değerlerinden yararlanmayı onları etkileyici bağlantılar içinde kullanmayı yeğlerler. Her dilde göstergeler insan zihninde tek bir kavramın belirmesine yol açmayabilir, değişik anlamları da çağrıştırabilirler. Anlam, göstergelerin dil düzeni içinde anlam açısından taşıdığı tüm değerleri, temel ve yananlamı kapsamaktadır. Bu durumda bir dil göstergesinin tek bir kavramı değil birden çok kavramı çağrıştırarak, değişik kullanımları olabilmektedir.

Şiir incelemesi değişik açılardan yapılabilmektedir. Özünlü, bu çözümleme açılarını “her biri dilbilimin ayrı bir dalı olan sesbilgisi, biçim bilgisi, sözdizimi ve anlambilimi alanlarında yapılmaktadır”(1997:22). Bunların dışında şiire özgü kullanımlardan olan dildışı etmenlerde şiir çözümlemelerinde gözönünde bulundurulmalıdır. Şiir, dilbilimin bir çok alanını ilgilendiren ve bir çok yönden konusunu oluşturan yazınsal bir tür olarak karşımıza çıkar: Ses yönüyle sesbilim ve görevsel sesbilimin; sözcüklerin seçimi, ses uygunluklarının oluşturulması anlambilimin, bireysel dil kullanılmasıyla biçem ve sözcükbilim alanlarının konularıyla iç içedir. Şiir, birçok açıdan incelenebilir. Yukarıda saydığımız şiir inceleme alanlarından bizim şiirdeki bakış açımızı yansıtacak olan şiirin anlambilimsel inceleme boyutudur. Seçtiğimiz örnek şiiri bu açıdan ele alacağız.

Şiirde türü gereği şair, birçok söz sanatı kullanır, en sık başvurulanını da eğretileme ve benzetme oluşturmaktadır. Yazınsal metinlerde betimleme ve tanımlama bulunmaktadır ve yazar, yaptığı betimleme ve tanımlamaları çoğunlukla bir şeyi bir şeye benzetme yoluyla gerçekleştirmektedir. Bunu yaparken göstergelerin yananlamlarını kullanmakta ve bu özelliğiyle de bilgilendirici metinlerden ayrılmaktadır. Bir inceleme yaparken yazınsal metinlerin bu dil kullanım özelliği gözönünde bulundurulmalıdır. Kısaca şiirde en sık kullanılan(benzetme, eğretileme) söz sanatlarına bir göz atalım.

Benzetme, bir nesnenin niteliğini, bir eylemin özelliğini daha iyi anlatabilmek, canlandırabilmek için bir başka nesneden, bir başka eylemden yararlanarak, onu anımsatma yoluyla gerçekleştirilir. Benzetmeler aktarmaların ilk aşamasını oluşturur ve 4 öğenin varlığı sözkonusudur: benzeyen, benzetilen, benzeyenin yönü ve benzetme ilgeci(gibi). Benzetmede benzetmenin yönü önemlidir, bu olmazsa benzetme eğretileme olur. Tilki gibi kurnaz, taş gibi sert adam, aslan gibi yürekli insan… Eğretileme, söz sanatlarının kaynağını oluşturmakta, şiirde de oldukça sık kullanılmaktadır. Yazınsal metinlerde göstergelerin genellikle yananlamları kullanılmakta ve bunlar göstergenin göndergesiyle ilişkiye girmektedir. Türlü aktarmalar(deyim, ad, diğer..) alışılmış-alışılmamış bağdaştırmalarla gösterge temel anlamdan yananlama doğru bir geçiş yapmaktadır.

Şiirin İncelenmesi

a)biçim
Şiire genel ve biçimsel olarak bakarsak, 18 dizelik bu şiir 1 altılık, 1 dörtlük ve 1 sekizlikten oluşmuştur. İlk bakışta şaire özgü biçimsel kullanımlar dikkati çekmektedir. Şair, şiirin bütününde yazım kurallarına uymaz, hatta kendine özgü kullanımları da vardır: [/] imini üç kez(1.5. ve 15. dizeler), [-] imini bir kez(5. dize) ve bir yerine konuşma diline özgü olan ‘bi’yi(8. dize) kullanır. Bu imlerin ne anlamda kullanıldığı pek açık olmamakla birlikte şairin kendine özgü biçimsel bir kullanımı olarak değerlendirilmelidir. Buradan hareketle şairin noktalama işaretlerine önem vermemesine karşın çağdaş şiirde görülen biçimsel özelliklere önem verdiğini ve serbest biçimi yeğlediğini söyleyebiliriz.. Üç kıtadan oluşan şiirin dize sayıları birbiriyle eşit değildir(birincisi 6, ikincisi 4, üçüncüsü 8), ancak her kıtanın dize sayısı çifttir.

[/] imi, içmeye ve konuşmaya karşıtlık oluşturmak için eğretilemeli olarak, [-] imi, başlı başına bir izlence anlatmak için kullanılmış olabilir. Ancak Türkçede bu tür kullanımlara günlük konuşma dilinde sıkça rastlanmaktadır(alış-veriş, gidip-gelelim, yapıp-edelim, çekip-gidelim, … gibi).

b) Sözcük Alanları ve Karşıtlıklar
Şiirin bütününe açıklık getirmek açısından öncelikle şiirin başlığı temel izleklerden birisi olarak elealınabilir. Şiirin maiko adında bir kadına ya da şairin maiko’suna atfedilerek yazıldığını söylemek yanlış olmaz. ‘Maiko’ sözcüğü Slav dillerinden olan Bulgarca’da “çocuk doğuran kadın, anne, akraba çevresinden çocuğu olan kadın, gelin, teyze, hala ve doğurabilen(kedi, köpek, ..) dişi” anlamlarına gelmektedir. Burada iki şey dikkati çeker: birincisi maikonun anne olma olasılığı olmamasına karşın çocuklu bir bayan olabilir, olmayabilir de, bu açık değildir. İkincisi maiko başlığından da anlaşıldığı gibi bir kadındır, ama “karanlık bir kadın”. Şairin yarattığı ben, burada kadını karanlık sıfatıyla niteler. Karanlık sözcüğünün şiirdeki anlamına bakacak olursak, gizemli, sırlarla dolu kadındır. Ancak “karanlık kadın” nitelemesi günlük dilde ne yaptığı belirsiz anlamında kullanılmaktadır. ‘Karanlık’ göstergesinin çağrıştırdığı (yaptığı işin ve kazancının belirsizliği,.. gibi anlamlardan ötürü) ve kadına yüklediği anlamlar olumsuz yöndedir. Ayrıca maiko burada yaşanmış bir duygusal ilişkiyi, dostluğu, paylaşılacak anıları simgelemekte, şairin yaratığı ‘ben’ öznesinin karşıöznesini oluşturmaktadır ve ‘kadın’ ile ‘karanlık’ göstergeleri yüklendikleri yananlamlar açısından birbirlerine karşıtlık oluşturmaktadır.

İlk dizede karşıözne(maiko), şairin yarattığı özne(ben) ile iletişim kurma isteğini içki içme aracılığıyla belirtir, ancak özne onunla aynı görüşte değildir. Burada oluşan karşıtlık iletişim kurma isteği açısından özne ve karşıöznenin farklı düşünmeleridir. Şiirde en sık kullanılan sözcükse içmek eylemi ve bu eylemden türemiş adlar şiirde belirlediğimiz temel izleklerinden birisi de budur(1.ve3.dizede mastar, 5.dizede emir, 7.dizede ad, 11.ve13.dizede ilgeç, 12.dizede koşul: 1.ve3.dizede içmek eylemi zorunluluk bildirmez; 14.dizede sürme bildiren –Iyor görünüş6 ekiyle, 15.dizede de olumsuz emir olarak kullanılırken 4.dizede “iki kadeh atmak”, 6.dizede “kankızıl şarap” aktarmalarıyla ‘içmek’ eylemi çağrıştırılır). Şiirin genelinde 2.,8.,9.,10.,16.,17., ve 18. dizeler dışında her dizede ‘içmek’ eylemi geçmektedir. ‘İçmek’ eylemi şiirde bir karşıtlık olarak da belirir(birinci 6’lıkta). Şairin yarattığı ben, maiko ile hem içmek istemektedir, hem de istememektedir(7-13), ona göre içmek hem iyi, hem de kötü(13-14), içmenin amacı da konuşmaktır: konuşmak için içmek. İçince kötü olmak, iyi kalabilmek(şiirde ‘kala bilmek’ biçiminde yazılır) için içmek. Yine içmek eyleminin kullanıldığı dizelerde içmek göstergesinin anlamlarını incelemeyi sürdürürsek şiire özgü kullanımlarına tanık oluruz. Kısaca içmek göstergesinin geçtiği dizelerde içmek eyleminin anlamlarını inceleyelim.

1.dizede ‘içmek’ günlük kullanımda olduğu gibi içki içmek anlamında kullanılmış ama zorunluluk yoktur, özne(ben) amaçsız bir içmeye karşıdır ve karşıöznenin içmeyle sağlamayı düşündüğü iletişim kurma isteğini reddeder, ancak [/] iminden sonrasını 2. dizeye eklersek buradaki içmenin amacı konuşmak dertleşmek, içini dökmek için içmek anlamındadır. 2.dizede “bilinçaltını boşaltmak” deyimi dertleşmek, içini dökmek anlamında kullanılmıştır(Bilinçaltı sözcüğü ruhbilimde kullanılan bir terim olup şiirde imge yaratımını engelleyici bir özellik taşımaktadır). 5.dizedeki …“gidelim-içelim”..: kafayı çekmek, sarhoş olmak anlamındadır. “Kankızıl şarap kardeşim” deyimi içmeye göndermede bulunarak kırmızı şarap içmenin yeğlendiğinin yanında, ‘kan’ ve ‘kızıl’ birleşip şarap adının niteleyicisini oluşturur, bu da kırmızı rengin güçlülüğünü, özne üzerindeki etkisini ve kırmızının çağrıştırdığı anlamları(savaş, mücadele, dikkat, tehlike, aşk ama acılı bir aşk) çağrıştırır(bu şiirin bütünü incelendiğinde ortaya çıkan bir durumdur ve ilk işareti de bu dizede görülür, 18.dizede iyice belirginleşir). “Kardeş” göstergesi; bağlılığı, dostluğu belirtirken, “şarap kardeşim” ‘özne’nin şarapla olan dostluğu kardeş dostluğuna benzetilmektedir. Kan, kızıl, şarap hep kırmızı rengin ‘özne’ üzerinde bıraktığı etkileri çağrıştırmaktadır(kırmızı, ‘özne’ için mücadelenin(kan), aşkın(şarap) ve romantizmin(kızıl) simgesidir).

7.dizede “içkiye zahmet çıkarmamak”; içmemek anlamında kullanılarak şiire özgü olan bir bağdaştırma oluşturulmuştur. Bu 8.dizede ‘yeşil ikindileri ıslanarak’ aktarmasında daha net görülür(aynı zamanda, “yeşil ikindileri ıslanarak” bağdaştırması sapma’ya örnek oluşturur). Yeşil rengin tasarımlarını sıralarsak: bahar, güzellik, heyecan, cennet, temizlik, uğur… gibi anlamlara ulaşmak olasıdır. İkindi ise, günün bitmeye yaklaşan bir zamanını, sonbaharı, tükenmeyi, bitmeye doğru gidişi .. çağrıştırabilir. Islanmak: ilkbaharı, aşkı(sırılsıklam), içmeyi, yağmuru, gözyaşı, bundan dolayı da ağlamayı, çağrıştırır. Şiiri yazanın bu üç göstergeyi bir arada kullanarak alışılmamış bir bağdaştırmayı oluşturur ve şiirde en etkileyici imge olarak da adlandırılabilir. Bu dizede maiko ile olan geçmiş aşkını, içtiğini, içince de kötü olduğunu, iyi kalabilmek için de içtiğinin işaretlerini verir. Bu görüşü 9. ve 10. dizeler desteklerler. 10.dizede “çalmak” ve “gizlemek” göstergeleri eşanlamlılığı, “ortaya koymak” ise her ikisine birden karşıtlığı oluşturur. “Ortaya koymak” yine içini(şairin dediği gibi bilinçaltını) boşaltmak olarak ortaya çıkar.

11. dizede ‘özne’nin iki ruh durumu vardır: içmeden önce ve içtikten sonra. 13. ve 14.dizelerdeki “içmek” hem kendini iyi hissetmenin hem de kötü hissetmenin aracıdır, bu nedenle de birbirine karşıtlık oluşturur. Her iki dizede de “çok” belirteci hem içmeyi, hem de kötü olmayı niteler. Kötü olmak da kendini kötü hissetmek anlamındadır. Şairin yarattığı ben(özne) için “içmek” hem konuşmanın hem de kendini kötü hissetmesinin bir nedeni olarak ortaya çıkar. Son dizede de ne içmek istediğini, ne konuşmak istediğini, ne de eskiyi, hayatının diğer yüzünü anımsamak ister. Seninkiler sana benimkiler bana…

Son olarak, şiirde iki özne vardır. Başlangıçta karşıöznenin içme isteği konuşmak, dertleşmek, özneyle iletişim kurmak için bir araçtır. Özne ise konuşmak için içmeyi araç olarak kullanmayı istemez. İçme isteği iki özne arasında bir karşıtlık oluşturur. Şiirin sonunda öznenin isteği gerçekleşir; ne içilir ne de dertleşilir ve iletişim kopar. Yine başlangıçta karşıöznenin birlikte olma, iletişim kurma isteği şiirin sonunda iletişimin kopmasıyla ayrılığa dönüşür. Şiirin tamamı gözönüne alındığında, şiirin karşıtlıklar üzerine kurulduğu görülür. Yaşamın iki yüzü, sınırı içmekle ayrılır. Eski yaşam yeni yaşam karşıtlığını içmek/içmemek oluşturur. Çünkü yaşamın iki yüzü öznenin düşünde kurduğu yaşam ile gerçekte yaşadığı dünyadır, ancak düşlediği dünyayı yaşadığı gerçek dünyada bulamaz ve içince bir bakıma o düşlediği dünyaya gider ve içkiden sonra yine gerçek dünyayı yaşamın gerçek yüzünü görür, belki hüznü, dertlenmesi de bu yüzdendir. Şiir, daha önce de belirttiğimiz gibi, üç kıtadan oluşmaktadır ve her kıta kendi içerisinde bir bütünlük oluşturmaktadır: Birincide içme isteği(5.dize), ikincide içmeden vazgeçme(7.dize), içmeme ve konuşmak istememe nedenleri sıralanmaktadır(15.,16. Ve 18.dizeler).
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı TÜRK EDEBİYATI 10.SINIF UYGULAMA DEFTERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 3:01 am

KONU
A-İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı

1-Destan Dönemi
2-Sözlü Edebiyat

A)Coşku ve heyecanı dile Getiren Metinler (Şiir)

1-Sagular
2-Koşuklar

B) Olay Çevresinde Oluşan Metinler
-Destanlar

3-Yazılı eserler
a)Göktürk Yazıtları
b)Uygur Yazıtları
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI

Türk kelimesi ilk defa “Göktürk” devletinde isim olarak görülmektedir. Türk kelimesinin “türemekten” çıktığı -(türeli: kanun nizam, sahip olma)- ileri sürülür. Tarihçiler ise Türk kelimesinin “kuvvetli” manasına geldiğini ileri sürerler

HAYAT:Türk varlığının, bilinebilen ilk zamanlarından itibaren aile çekirdeği etrafında halkalanıp genişleyen bir yapı oluşturduğu görülür: Aile – Uruğ – Boy – Budun.

İlk zamanların göze çarpan özelliği; atlı-göçebe bozkır hayatının hakimiyetidir.

“Meselâ Türk ırkı, eski Asya topraklarında bir ordu milletti. Milyonca at besleyen, at üzerinde yaşayan, at üzerinde ölen Türklerin uzun konuşmaya vakti yoktu. Yaşanılan bozkır iklîminin sertli de buna imkân bırakmıyordu. Onun için, Türkçe’de Gel! Git! Vur! Kır! Çık! İn! Koş! Dur! Gibi, tek heceli cümleler sesleniyordu." Banarlı, Nihad Sami, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyat, 16. Baskı, İstanbul, 1999)

Atlı kültürünün kaynağı Orta Asya olduğu kabul edilir. At “tarih yapan hayvan” olarak nitelendirilmiştir. “KUŞ KANADI İLE TÜRK ATI İLE” (DLT) atasözü bu durumu açıklamaktadır. “At üstünde doğum, at üstünde ölmek Türk milleti için bir şerefti. At, bir silah gibi, bir kadın gibi “namus” sayılmıştır.



Severiz esb-i hüner – mend-i sabâ – reftârı
Bie per-î – şekl sanem bir gözü âhû yerine.” (Gazi Giray-Kırım-XVI. Yy)
(Peri endamlı ve ahu gözlü güzeller yerine, biz, rüzgar yürüyüşlü ve hünerli atlarımızı severiz…) (Resimli Türk Edebiyatı Tarihi-N.S.Banarlı)

İlk dönemde tarım da görülmektedir. Çinlilerin Türklerden üzüm ve yonca ziraatı ile at terbiyesini öğrendiklerini ve buna karşılık, ipekçilik sanatı, çinicilik ve cam işçiliğini öğrettikleri bilinmektedir

Demir kültürünün, milattan önce iki bin yılına kadar çıktığı kabul edilmektedir. Demircilik mesleği kutsal kabul edilir. Demircilik sayesinde esaretten kurtulunulduğuna inanılır.


Kaynaklar genellikle, Türklerin temiz ahlaklı, dürüst ve cesur olduklarından bahsederler.

Türk’ler Büyük Okyanustan Hazar Denizi’ne kadarki büyük coğrafya üzerinde başta Çin olmak üzere, İran, Hint, Yunan ve Roma ile çeşitli siyasi, askeri ve ticari ilişkiler içinde olmuştur. Aynı zaman dünya ticaretinin kalbi “İpek “Yolu”nun tek hakimi olmuşlardır.

1-DESTAN DÖNEMİ

İnsanlığın ilk dönemlerinde kişilerin tabiatla, üstün güçlerle ve düşmanla mücadelesinde düş yoluyla ortaya koyduğu eser, söylediği söz, takındığı tavır mitolojik öğelerin oluşmasında etkilidir. Destan dilinde de mitolojik öğelerin, dini törenlerin, musikinin ve hayatla mücadelenin etkileri vardır.

Destan dönemi ile ilgili verilen resimlerdeki çeşitli eşyalar, ve kumaşlar üzerinde çizilen “Hayat Ağacı, kutsal boğa ve gök kartalları” mitolojik unsurların günlük yaşam içindeki nesnelere nasıl yansıdığının bir göstergesidir.

Ergenekon destanında ise destan dilindeki hayatla, düşmanla ve tabiatla mücadele etkili olmuştur.

MİTOLOJi NEDiR?

Mitoloji kelimesi, yunanca mythos ( masal - hikaye ) ve logos ( söz ) kelimesinden yapılmıştır. Mitoloji; çok ski zamanlarda gelmiş ve yaşamış olan ulusların inandıkları tanrıların, kahramanların, devlerin ve perilerin hayat ve bahseden hikayelerdir. Her toplumun kendine özgü bir mitoloji maceraları vardır. Ve temsil ettiği topluluğun aynası gibidir. Mitolojiler toplumdan topluma farklılık gösterdiği gibi ortak yanlarda çok bulunmaktadır. Mitolojide geçen öykülerin hepsi hayal ürünü değildir. Birçok mitolojide geçen tufan olayı, yapılan kazı ve araştırmalar sonuçu gerçek olduğu ispatlanmıştır.

ÇİN MİTOLOJİSİ:

Çin mitolojisine göre başlangıçta evren bir yumurtanın içindeydi. Evrende ilkin sonsuz ve sessiz bir hiçlik varmış. Her yer karanlıklar içindeyken ilk olarak Pengu (Pan Ku) oluştu. Pengu yumurtanın kabuğunu kırarak dünyayı on sekiz bin yılda düzene soktu. Yumurtanın üst kısmı yükselip gökyüzünü Yang'ı meydana getirdi. Alt kısmı ise çökerek yeri Yin'i oluşturdu. Yin dişi, Yang ise erkekti. Birbirlerini tamamladılar. Bu iki gücün birleşimi dev bir yaratıcılık etkisi doğurmuş ve sonuçta dünyanın ve varlıkların temelini oluşturmuştur. Bu ikiliğin her parçası birbirine geçmekte, birbirini koşullandırmakta, ayrı olamamakta, böylece karşıtlar arasındaki birlik ve savaş oluşmaktadır. Yin ve Yang enerjileri sürekli birlikte dans ederler. Ve böylece kozmik dengenin uyumunu yaratırlar. Yin, soğuk, karanlık ve atıldır. Yang, sıcak, aydınlık ve hayat doludur. Bu ikili sonradan Feng shui'yu, hayat enerjisinin akışını anlatan yaşama sanatını ortaya çıkarmıştır.

Çin geleneklerine ve inanışlarına göre yaşamın sürmesini sağlayan; "Yin - Yang" olarak adlandırılan iki evrensel güç ve bu iki gücün etkileşiminin dengede tutulabilmesi prensibidir. Evrendeki bu iki karşıt gücün varlığı, varoluşun ayrılmaz iki kutbudur ve bu iki kutup sayesinde "Denge" sağlanabilmektedir. İnsanların vücudunda da bulunan bu iki karşıt gücün dengesi bozulduğu zaman, hastalıklar oluşmaktadır. Çin simgeleri arasında başı çeken Yin -Yang'da ortada beyaz ve siyah daireler bulunur. İç içe olmaları bu ikiliğin, düalitenin doğada olduğuna işaret eder ki aynı zamanda eril olanın dişili, dişil olanın erili içinde barındırdığına da dikkatimizi çeker.

Pengu Yin ve Yangı oluşturduktan sonra ölür. Öldükten sonra sol gözünden güneş, sağ gözünden ay, kanından denizler, saçlarından ormanlar, gövdesinden yeryüzü, son soluğundan da rüzgarlar meydana gelmiş. Daha sonra çürüyen bedeninde kaynaşan böceklerden de insanlar oluşur.

Zamanla gökyüzünün bir bölümü denizlere düşerek insanlığı yok etti. Bunun üzerine Tanrıça Nü-kua, yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırdı, denizleri yeniden sınırlarına itti ve çamurdan yeni bir insan türü yarattı.

Yapısal birlik, evrensel cevher Çi aracıyla gerçekleşmektedir. Çi, bir enerji, "yaşam enerjisi" olarak izah edilebilir. Ve Çi'yi tek bir tanımla anlatmak mümkün değildir. Çin Tıp anlayışına göre, tüm evrene yayılmış Çi adlı bir enerji denizinin içinde yaşıyoruz. Çi, tüm canlılığın ölçüsü. Bir insanın Çi enerjisi üç yoldan sağlanıyor; doğum sırasında, soluduğumuz hava ile, yediğimiz ve içtiğimiz besinlerle.

Çin mitolojisinde Ejderlere büyük önem ve yer verilmiştir. Mitolojiye göre Long adı verilen ejderlerin beş türü mevcuttu: Tanrıların evlerini koruyan kutsal ejderhalar; rüzgar ve yağmuru yöneten, aynı zamanda su baskınlarına neden olan ejder ruhlar; denizlerin ve okyanusların derinliklerini temizleyen doğa ejderleri; defineleri koruyan ejderler; ve beş penceli imparator ejderhalar. Taoizmde ejderler yang ilkeleri taşırlar ve sık sık su yada bulutlarla çevrilmiş olarak resmedilirler. Çin mitolojisinde Long-wang'lar, yani Ejderha Krallar, Taoizmde mistik yaratıklar olarak yerlerini almışlar. Yuan-shi tian-zong tarafından yönetilirler ve yılda bir kere ona raporlarını sunarlar. Cenaze törenleri ve yağmurlar üzerinde yargılama yetkisine sahiptirler. Eğer soylarından gelenlerin cenaze törenlerinde talihsizliklerine neden olacak kadar hata yapılırsa, Ejder Krallar dua etmeye başlarlar. Aynı zamanda kuraklık ve kıtlık devrinde onlar yağmur yağdırırlar

İRAN MİTOLOJİSİ
Pers mitolojisi, İran platosu ve onun sınır bölgeleri ile Karadeniz'den Hoten'e kadar uzanan Orta Asya bölgelerinde yaşamış ve birbirleriyle kültürel ve dilsel olarak ilişkili olan eski halkların inanç ve ibadet uygulamalarının bütününe verilen isimdir.

Anahtar Metinler
Yaklaşık bin yıl önce Firdevsi tarafından kaleme alınmış Şahname Pers mitolojisinin merkezi toplamı, derlemesi konumundadır. Firdevsi'nin çalışması, atıflarıyla birlikte, Mazdaizm ve Zerdüştlük'teki karakter ve hikayelerden temel almıştır. Ayrıca kullanılan materyalin sadece Avesta`dan değil daha sonra ortaya çıkmış Bundahişn ve Denkard gibi metinlerden de olduğu bilinmektedir.

Dini Arkaplan
Pers mitolojisindeki karakterler güçlü bir biçimde ikiye ayrılmıştır: iyi olanlar ve kötü olanlar. Bu ikici iyi-kötü anlayışı Pers mitolojisindeki hikaye, figür ve çeşitli motiflere de yansır. Bu anlayışın kökeni Zerdüştlük'teki Ahura Mazda'nın (Avestaca, daha sonraları Farsça'da Hürmüz) iki emanasyonu anlayışı üzerine kurulmuştur. Spenta Mainyu yapıcı enerjinin kaynağı, Angra Mainyu ise karanlık, yıkım ve ölümün kaynağıdır.
Pers mitolojisinde büyük sayılarda bulunan daeva (Avestaca, Farsça: div) yani 'ilahi' veya 'parlak' isminde varlıklar da bulunmaktadır. Bunlara Zerdüşt Mazdaizmi'nden önceki zamanlarda tapılmaktaydı ve Vedik dinlerdeki gibi bu Zerdüşt öncesi Mazdaizm biçiminin bağlıları daeva`nın kutsal varlıklar olduğuna inanmaktaydı. Fakat, Zerdüşt'ün dini reformlarından sonra terim cinlerle özdeşleştirilmiştir. Yine de Hazar Denizi'nin güneyinde yaşayan İranlılar daeva tapımını sürdürdüler ve Zerdüştlüğü kabul etmemekte direndiler ve böylece de daeva`yı içinde barındıran bazı efsaneler bugüne kadar ulaşabilmiştir. Örnek olarak Mazandaran'ın Div-e Sepid yani "beyaz daeva" isimli efsanesi verilebilir.
Ayrıca, Zerdüşt şeytan epitomisi, Angra Mainyu veya Farsça Ehrimen, daha sonraki dönemlerde İran edebiyatında Zerdüştçü/Mazdaist kimliğini kayberedek bir div olarak tasvir edilmiştir. İslam'ın bölgeyi fethinden sonraki dönemlerde Ehrimen noktalı vücuda ve iki boynuza sahip bir adam olarak tasvir edilmiştir. Zaman zaman İslam'daki şeytan kavramı ile de bütünleşmiştir.

İyi ve Kötü
Pers mitoloji ve destanlarındaki en ünlü karakter Rüstem'dir. Bir başka ünlü figür de despotizmin sembolü olan Zahhak'tır. Zahhak sonunda Demirci Kaveh tarafından yenilgiye uğratılır. Zahhak ile ilgili ilginç ve bilgi verici bir nokta da Zahhak'ın omuzlarından çıkan ve onu koruyan iki engerek yılanıdır. Zira yılan çoğu Doğu mitolojisi gibi Pers mitolojisinde de kötülüğün sembolüdür. Pers mitolojisinde birçok farklı hayvan bulunur, bir kısmı iyiliği bir kısmı ise kötülüğü sembolize eder. İyiliği sembolize eden ve hiç kuşkusuz Pers mitoloji ve destanlarında büyük önem atfedilen hayvan kuştur. Bu kuşların en ünlüleri, büyük, bilge ve güzel olan Simurg ve kraliyet kuşu olan Huma'dır.

YUNAN MİTOLOJİSİ

Yunan mitolojisinin ilk ve en önemli kaynağı Homeros'tur. Homeros'un kim olduğu henüz tam olarak ortaya çıkmış değil. Pek çok açıdan bizler için hala bir sır. Nerede doğduğu ve yaşadığı konusunda hayli yazılmış ve çizilmiş ama bunların pek çoğu birbirini tutmamaktadır. Onu ölümsüzlüğe ulaştıran iki eseri ile tanınmaktadır. Bunlar İlyada ve Odysseia'dır. Ancak bu iki eserde de kendi yaşamıyla ilgili bilgi yoktur, ozan kendinden söz etmemiştir. Homeros hakkında bilinen en kesin şeyler MÖ.850 civarında yaşadığı ve İzmirli olduğudur
Yunan mitolojisinde bazı tanrı ve tanrıçalar

Agamemnon - Yunan mitolojisinde Miken kralı, Sparta Kralı Menelaos’un büyük kardeşi, orduları Truva (Troya) savaşına götüren kumandan.Agamemnonismi, İngiliz Kraliyet Donanması’na ait bir savaş gemisine verilmiş, bu gemi Çanakkale Savaşına da katılmıştır.
Herakles (Herkül Klasik mitolojinin en ünlü kahramanıdır.Doğduğu günden itibaren tanrısal bir kuvvete sahiptir.

Hypnos Yunan mitolojisinde uyku tanrısı. Günümüzde yapılan hipnoz seansları buradan gelmektedir
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 3:04 am

2-SÖZLÜ EDEBİYAT

Sözlü edebiyatın en önemli kaynağı destanlardır.Dünya edebiyatları içinde destanlar yönüyle en zengin edebiyat Türk edebiyatıdır. Diğer milletlerin bir veya iki destanı varken Türklerin bunlardan kat kat fazla destanı vardır.

Destan, milletin hayatını derinden etkileyen büyük savaşlar, göçler, istilalar sonucunda oluşur. Eğer tarihin karanlık devirlerinde, halk arasında oluşmuş ve sonradan bir şair ya da yazar tarafından yazıya geçirilmişse doğal destan adını alır. Millet hayatında önemi olan bir olayı bir şair ya da yazar kendisi destanlaştırmışsa buna da yapma destan denir.

Elbette bir milletin tarih zenginliğini doğal destanlar ortaya koyar. Bu yönüyle Türk destanları bir hayli önemlidir.

Asıl ürününü doğal destanlar dediğimiz tür oluşturur.

-Okuduğunuz şiirde tabiat tasvirlerine geniş yer verilmesinin sebeplerini açıklayınız.



4-Şiirin veznini ve duraklarını gösteriniz.

5-“YUĞ" töreni hakkında bilgi verin.

6-İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı Dönemi sözlü ürünlerinden "Sagu"nun özeliklerini maddeler halinde yazınız.

7-İslâmiyet’ten Önceki sözlü Türk Edebiyatı ürünlerini yazınız.

8-Ağıt ne demektir, edebiyatımızda bu tür şiirlerin diğer adları nelerdir?

9-Eski Türk şiirinde nazım birimi nedir?

10-İslamiyet öncesi Türk şiirini şema ile gösterin.

11-İslâmiyet öncesi Türk şiiri için aşağıda verilen bilgilerin doğruluğunu değerlendiriniz. (D) (Y)

- Yuğ, şölen, sığır gibi törenlerden doğmuştur. ( )

- Dörtlüklerden oluşur. ( )

- Hece ölçüsü kullanılmıştır. ( )

- Cönk denilen kitaplarda toplanmıştır. ( )

- Aşk, tabiat, ölüm gibi konuları işler. ( )

12-Aşağıda sözlü edebiyatın özelliklerinden bazıları verilmiştir. Bu bilgilerin doğruluğunu değerlendiriniz. (D) (Y)



- Yabancı etkilerden uzak kalan milli bir edebiyattır. ( )

- Dini törenlerden doğmuştur. ( )

- Başlıca verimleri destan, koşuk, sagu, sav’dır. ( )

- Hece ölçüsü yarım kafiye, dörtlük birim olarak kullanılır. ( )

- Sanatlı ve mecazlı bir anlatıma sahiptir. ( )



KOMPOZİSYON

Aşağıda verilen konu hakkındaki görüşlerinizi yazınız.



Konu: Baharın gelişi insanlar arasında hayatı sevinçle karşılama duygusu uyandırırken, sonbahar insanlara ölümü hatırlatmaktadır. Sizce bunun nedenleri nelerdir?



Sözlü edebiyatın genel özellikleri:

a)Sığır (av törenleri), şölen (dini ayinler), yuğ (ölen kişinin ardından yapılan törenler) adı verilen toplantılardan doğmuştur.

b)Ozan, baskı, kam denen kişilerce, saz eşliğinde söylenir.

c)Şiirlerde hece ölçüsü kullanılmış, bunların 7’li, 8’li ve 12’li olanları tercih edilmiştir.

d)Nazım birimi olarak dörtlük kullanılmıştır.

e)Daha çok yarım kafiye ve redif kullanılmıştır. Bazı şiirlerde kafiye dize başlarında görülmekle birlikte, sonlarda kullanılması daha yaygındır.

f)Nazım şekli olarak sav, sagu ve koşuklar görülür.

g)Dil yabancı tesirlerden uzak, saf bir Türkçedir.



Eski Türk Toplumunda Şairler

Türk toplumunda şairler aynı zamanda rahip, büyücü, bilici, hekim, dansçı ve musikici idiler. Bunlar şaman, kam, oyun, baskı, ozan gibi anlar verilir.Bunların tanrılara kurban sunmak, ölülerin ruhlarının gökyüzüne çıkması için yol göstermek, hastaları sağırmak, gelecekten haber vermek gibi çeşitli görevleri vardı. Bu işler için özel törenler yapılır. Bu törenlerde şamanlar çoşup kendilerinden geçerek çalar, söyler, dans niteliği taşıyan hareketlerle sıçrar, toplumu etkileri altında bırakırlardı.

Törenler:

1-Sığı Töreni ; Eski Türk inanışlarında ungun’lar (totemler) önemli bir yere sahipti.Bu totemlerden biri de Öküz idi.Yılın belli dönemlerinde Türkler, bu kutsal sayılan öküzleri avlamak için sürek avına çıkar bunu da dini bir tören havasında yaparlardı. Totemleri yaralamak suretiyle öldürmenin uğursuzluk getirebileceğine inanılmasından dolayı bunlar canlı olarak yakalanırdı. Şairler bu törenlerde avlanmanın kutlu geçmesi ve bereketli olması için kopuz eşliğinde dinsel şiirler söylerler, bu şiirle ava katılanları coşturmayı amaçlar, avdan sonra da bu törenlerde yararlılık gösterenlerle ilgili kahramanlık şiirleri okurdu. Bu törenler daha sonra dinsel içeriklerini kaybetmiş ve bir çeşit av eğlencesi niteliğini kazanmıştır.



2-Şölenler; Eski Türklerde her kabilenin özel bir totemi olur, kabileler totemlerinin etini yemez, yalnız yılda bir defa büyük bir dini tören yaparak totemi kurban eder, kurban edilen totemin yerine de yeni avlanmış bir başka totem koyarlardı.İşte totemlerin kurban edildikleri bu günlerde yapılan dinsel ziyafetlere şölen denirdi.Şölenlerde şairler sazlarla şiirler söylerdi. Toy adıyla da anılan bu ziyafetlerde sonraki zamanlarda dinsel içerikli olmayan aşk, kahramanlık, doğa sevgisi temalı şiirler de söylenmiştir.



3-Yuğ Törenleri: Eski Türklerde önemli bir kişi öldüğünde ceset bir çadıra konur, ölen kişinin akrabaları kurbanlar keserek bu kurbanları çadırın önüne koyar, sonra hep birlikte atlara biner. Çadırın çevresinde yedi defa dönerlerdi.Ölüyü gömmek için uğurlu bir gün beklenir, ölü gömüldükten sonra da benzer törenler yapılarak kurbanlar kesilir ve mezarın etrafında yedi kez dönülürdü.Gömülen kahramanın mezarı çevresine balbal denilen taşlar dikilirdi.Türkler arasında yazı yaygınlaşınca böyle taşlar üzerine kitabeler dikilmeye başlandı. Köktürk Kitabeleri bu işlevle dikilmiş balballardır. Saz şairleri bu yas törenlerinde çeşitli şiirler söylerdi.



Totem: Bireyin ya da bir gurubun eski çağlarda boy göstermeye başladığı kendini koruduğuna inanılan; mistik, büyüsel duygularla bağlı bulunduğu hayvan eşya, herhangi bir madde veya görülmeyene duyulan inançtır.

A)COŞKU VE HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER (ŞİİR)

1.Koşuk
İslam’dan önce sığır törenlerinde, şölenlerde söylenen aşk, kahramanlık, doğa sevgisi temalı şiirlere koşuk denir. Daha çok lirik, pastoral ve epik özellikler taşıyan bu şiirler belli bir ezgiyle söylenmiş, bu ezginin oluşması için kopuzdan da yararlanılmıştır.
a. Hece vezni ve yarım kafiye ile söylenen şiirlerdir.
b. Nazım birimi dörtlüktür.
c. Bu şiirlerde düz kafiye kullanılır: aaaa, bbba, ccca… (aaab cccb dddb)
d. 7’li hece vezniyle söylenirdi.
e. Genellikle lirik şiirledir. Bu yüzden Koşukların duygu yönü ağır basar.
f. Kopuz eşliğinde söylenir.
g. Yiğitlik, aşk, tabiat konularını işler.
h. Bu şiirlerin İslâm sonrası halk edebiyatındaki adı koşma özellikle (koçaklama ve güzelleme)dır.



KOŞUK Günümüz Türkçe’siyle Söylenişi

Keldi esin esneyü Rüzgâr eserek geldi

Kadka tükel osnayu Kar tipisine benziyordu

Kirdi budun kasnayu Halk titreyerek (evlere) girdi

Kara bulıt kükreşür Kara bulutlar görülüyor



Kar buz kamuğ erüşdi Karlar ve buzlar hep eridi

Taglar suvı akışdı Dağların suyu (seller halinde) aktı

Kökşin bulıt örüşdi Mavimtırak bulutlar belirdi

Kayguk bolup ögrişür Kayıklar gibi sallanıp duruyor





Tümen çeçek tizildi On binlerce çiçek sıra sıra dizildi

Bükünden ol yazıldı Tomurcuklarından çözüldü

Üküş yatıp özeldi Uzun süre yatmaktan sıkılmışlardı

Yirde kopa adrışur Yerden biterek birbirlerinden ayrılıyorlardı.

(XI. yy. Türk Şiiri, Talat Tekin, Ankara, 1989)



2. Sagu
Yuğ törenlerinde ölen kişinin kahramanlıklarını anlatan, onun ölümünden duyulan üzüntüyü dile getiren şiirlerdir. Şekilsel olarak koşuklara benzer.
a. Ölen bir kişinin arkasından söylenen ağıt şiirleridir.
b. Ölen kişinin kahramanlıklarını, başarılarını, erdemlerini anlatır; ölümlerinden duyulan üzüntüyü dile getirir.
c. Koşuk nazım şekliyle söylenir.
d. Dörtlükler halinde söylenir.
e. 4+3=7’li hece ölçüsüyle yazılır.
f. Bu şiirlere İslâm sonrası halk edebiyatında “ağıt”, Divan edebiyatında “mersiye” denir
g. “Yuğ” denilen ölüm törenlerinde söylenir.
h. Divanu Lûgatit-Türk’teki Alp Er Tunga sagusu bu türün önemli bir örneğidir.
ı. Sagu söyleyen kişilere sagucu ya da ağıtçı denir.

i. Saguda düz kafiye kullanılır: aaaa, bbba, ccca… (aaab cccb dddb)





METİN SORULARI

1-Şiirde hangi mevsimler ve bu mevsimlerin hangi özellikleri dile getirilmiştir? Bu özellikler gerçekçi bir anlayışla verilmiş midir?

avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 3:06 am

B) OLAY ÇEVRESİNDE OLUŞAN METİNLER

Destan:Eski çağlarda genellikle tanrıların,olağanüstü güçlerin yaptıkları savaşları,savaş katılanların başlarından geçenleri,gösterilen kahramanlıkları,yaşana olağanüstü olayları,felaketleri hayal gücüyle donatarak ve manzum olarak anlatan ürünlere denir.Bunların çoğu anonimdir.Mitolojiyle karıştırmamak gerekir.Mitolojinin kahramanları tanrılar ve tanrılaştırılmış insanlardır.Ayrıca, Aşık Edebiyatı nazım şekillerinden “destan”ın söyleyeni bellidir.

Bir milletin destanının olabilmesi için;

1)Milletin tarihinin efsaneler yaratma dönemine uzanacak kadar eski olmaması,

2)O milleti tarihinde unutulmaz tabiat olayları,büyük savaşlar,göçler,istilalar,yeni coğrafyada vatan kurmalar gibi halk hayat ve hafızasını nesillerce meşgul edecek olaylar bulunmalıdır.

3)Bütün bu olayları derleyip gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacak birisinin olması gerekir.

Destanların Özellikleri

1)Olağanüstü olaylara ve kişilere yer verilir.

2)Destanların söyleyeni belli değildir.

3)Bir milletin ulusal törelerini,inançlarını ve değerlerini yansıtır.

4)Destan kahramanlarına tarih sayfalarında rastlanabilir(Oğuz Kağan Destanı-Mete Han)

Destanlar Doğal ve Yapma Destanlar Olmak Üzere İkiye Ayrılırlar

A)Doğal Destanlar:Milletlerin ilkel çağlarında kendiliğinden oluşan,ait olduğu milletin vicdanında derin izler bırakan bir olayın nesilden nesile aktarılarak- hayal gücü de katılarak-anlatılmasıdır.Anonim özellikler gösteren bu destanlar derlenip şekillenir.

1)İlyada ve Odysseia(Homeros)

2)Şehname(Firdevsi)

3)Kalevala(Lönnört) 4)Nibelungen(Wagner):Almanların

5)Ramayana:Hintlilerin

6)Chasenderolant:Fransızların

7)Oğuz Kağan,Türeyiş

B)Yapma Destanlar:Yeni ve yakın çağlarda,herhangi bir tarihi olayın bir şair tarafından yazılmasıyla oluşan destanlardır.

1)Vergilius(Aeneis,Latin Edb.),

2)Çılgın Orlando(İtalyan şair,Ariosto):

3)Kurtarılmış Küdüs(Tasso):

4)Kaybolmuş Cennet(Milton):

TÜRK DESTANLARINDA MOTİFLER

1-KÖK-BÖRİ: Totem devri yaşayan Türklerin totemi bozkurt, destanlarda hayat ve savaş gücünü temsil eder. Bozkurt, destanlarda Tanrı kurt ,anne kurt, ordular önünde yürüyen kumandan olarak geçer.Türkler bozkurta önce Tanrı diye tapmışlar, sonra kendilerinin bozkurt soyundan geldiklerine, böylelikle birer bozkurt olduklarına inanmışlardır.

2-IŞIK: Bu motif destanların kuruluşunda kutsiyetten kaynaklanan hayat verici bir özelliğe sahiptir.Destanların büyük kahramanları; bu kahramanlara kadınlık ve mukaddes Türk çocuklarına annelik yapan kadınlar ilahî bir ışıktan doğarlar.Şamanist inanca göre yerden on yedi kat göğe doğru gittikçe aydınlanan bir nur âlemi vardır ki bunun on yedinci katında bütün göz kamaştırıcı ışığıyla Türk Tanrısı oturur.Yeryüzünde iyilik yapan ruhlar da bir kuş şeklinde bu nur âlemine uçarlar.

3-RÜYA: Destanın bütününü etkileyen ve destan kahramanlarının hareket alanını belirleyen bir motiftir.Bir mücadele üzerine kurulu destanlarda kazanılacak başarı veya yaşanacak bir felaket düş yoluyla önceden öğrenilir. Kadercilik anlayışı düş motifiyle destanlarda işlenir.

4-AĞAÇ: Destanlarda ağaç motifi üç yönüyle yer alır: Sığınak (Oba), Ana ya da Ata, varlığı, devleti temsil eden sembol.İnsanlığın yaratılışı hakkındaki Türk düşüncesine göre Tanrı, yeryüzündeki dokuz insan cinsini, bu insanlardan önce yarattığı dokuz dallı ağacın gölgesinde barındırmıştır.

5-KIRKLAR:Bu motif, kahramanlar etrafındaki gücü temsil eder.Kırk sayısı bazı eşya ve davranışları sınırlar.Oğuz Kağan’ın kırk günde yürümesi, konuşması gibi.Kırk sayısı görünmez aleminden gelen koruyucu, güç verici kutsiyete erişmiş şahısları da simgeler.

6-AT: At destanlarda önemli bir konuma sahiptir. Bunun temelinde göçebe kültürün yarattığı zorlayıcı koşullar vardır.Ata bir tür dinsel totem özelliği kazandıran şamanist inançtır. At, kahramanın başarıya ulaşmasında en etkin güçtür.Sahibini korur, ona yol gösterir, tehlikelere karşı uyarır.

7-OK-YAY: Destanlarda maden isimlerinin sıkça geçmesi Türklerin savaşçı bir ulus oldukları kadar savaş aracı üretmede de usta olduklarını gösterir.Destanlardaki maden isimleri tamamiyle Türkçe’dir.Bu da Türklerin çok eskiden beri madencilikle uğraştıklarının delilidir.Ok- yay motifi destanlarda sadece savaş aracı olarak geçmemiş,Türk üstünlüğünü ifade etmiş, hukuki bir sembol haline gelmiştir.

8-MAĞARA: Bu motif destanlarda sığınak ve ana karnını temsil eder.Bazen de ilahî buyruğun tebliğ edildiği yer olarak karşımıza çıkar.

9-AK SAKALI İHTİYAR: Destanlarda hakanların akıl danışıp öğüt diledikleri gün görmüş yaşlılar vardır.Derin tecrübeli bu kimseler, geç hakanlara yol ve iz gösterirler.Bu, Türklerin alimlere mukaddes insan gözüyle bakıp ilme değer verdiklerini gösterir.

10-YADA TAŞI: Bu taş destanlarda millî birlik ve bütünlüğü, halkın mutluluğunu ve devletin idealini temsil eder.Bu taş ülkeden çıkarıldığında birlik ve bütünlük bozulur ve kıtlık baş gösterir.





METİN SORULARI



1-Destanda Oğuz’un vücudu hayvanlar aleminden alınma benzetmelerle tasvir edilmiştir. (MEB, TE2 Syf. 32). Bunun sebebini açıklayınız.

2-Oğuz Kağan destanında Oğuz’un doğumundan gençliğine kadar olan bölüm çok kısa anlatılmıştır (MEB, TE 2 Syf. 32). Bunun sebebi nedir? İlk dönem Türk toplum hayatını da göz önünde bulundurarak açıklayınız.

3-Dede Korkut kitabında söylendiğine göre, eski Türk toplumunda çocuk, kuvvetli ve cesur olduğunu ispat ettikten sonra ad alıyor, sosyal bir şahsiyet haline geliyordu. Destanda Oğuz kuvvetli ve cesur olduğunu nasıl ispat ediyor?



Ben sizlere oldum Kağan

Alalım yay, dahi kalkan

Talih bize olsun nişan

Bozkurt sesi olsun Uran(1)

Demir kargılar bir orman

Avlakta yürüsün kulan(2)

Daha deniz, daha Muran(3)

Gün Tuğ(4) olsun, Gök Kurıkan(5)

5-Oğuz’un kağan olduktan sonra söylediği yukarıdaki türküyü açıklayınız.

6-Yapma Destanlar hakkında bilgi verin?

7-Türk Destanlarında görülen motifler nelerdir?

8-Balbal nedir? Araştırınız.

9-Aşağıda destanlarla ilgili verilen bilgilerin doğruluğunu değerlendiriniz.

- Tarihin bilinmeyen devirlerini yansıtması ( )

- Manzum olması ( )

- Sözlü geleneğe bağlı olması ( )

- Tamamen tarihi gerçekleri yansıtması ( )

- Kahramanların olağanüstü özelliklere sahip olması ( )

NOT: Tarih-i Oğuzan ve Türkân’a (Reşideddin-Camiü’t-tevârih) göre Oğuz’un ilk ceddi Hz. Nuh’un oğlu Yasef’dir. Hz. Nuh, yeryüzünü oğulları arasında bölüştürdüğü zaman, Türkistan’ı büyük oğlu Yasef’e vermiştir. Yasef’in Türkçe adı Olcay Han’dır. Olcay Han göçebedir. Yaylak ve kışlağıTürkistan’dadır. Olcay’ın oğlu Ohib Yavku Han’dır. Onun dört oğlu vardır. Oğuz, bunlardan Kara Han’ın oğludur. (Mehmet KAPLAN, Tip Tahlilleri, Dergah Yayınları)
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir C.tesi Kas. 03, 2007 3:07 am

3. YAZILI EDEBİYAT

Türklerin yazılı eserler ortaya koymasıyla başlar. Yazılı Türk edebiyatının, bugün elimizde sağlam vesikaları bulunan başlangıcı M.S. VIII. asra aittir. Bu vesikalar ilk ulusal alfabemiz olan Gök-Türk yazısıyla yazılmış Gök-Türk yazıtlarıdır. Yazıtlardaki alfabenin işlenmişliğine bakılırsa bu yazı dilinin çok eski çağlarda da kullanılmış olması muhtemeldir. Nitekim V. asırda yazıldığı söylenen ve Kırgızlara ait olduğu bilinen Yenisey Yazıtlarında da aynı alfabenin kullanıldığı görülmektedir.

Bu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz.



1) Göktürk (Orhun) Yazıtları (VIII. yy

Göktürk Kitabeleri, VIII. Yüzyılda yazılmıştır. Türklerin ilk yazılı örnekleridir. Avrupa’da ilk yazılı eserlerin XII. Yüzyıla ait olduğu düşünülürse, Türklerin çok eski bir edebi geçmişe sahip oldukları daha iyi anlaşılır.

Türkler ölenlerin ardından onların yaptıklarını, başarılarını, kişiliğini öven taşlar dikerlerdi. Bu taşlara genel bir deyimle “balbal” denirdi. Abidelerde ölen kişinim yaptıkları kendi ağzından anlatılır, böylece sonsuzluğa ulaşacağı sanılırdı. Bu nedenle bu taşlara bengi taş adı verilmektedir.



Göktürk Kitabeleri, Tonyukuk, Kül Tigin ve Bilge Kağan adlarına dikilen üç abideden oluşmaktadır.



Taşların ilki, Göktürklerin dört hakanına vezirlik yapan Bilge Tonyukuk tarafından 720 tarihinde diktirilmiştir. Yazılar kendisine aittir.



Diğer iki kitabe, birinciden daha güzel ve zengin bir dille yazılmıştır. Bunların da yazarı Yoluğ Tigin adlı bir Türk edibidir. Onun yazdığı taşlar, Çinlilere karşı açtığı istiklâl savaşıyla Göktürk devletini yeniden kuran Kutluk Han’ın oğulları Bilge Kağan ile Kül Tigin adlarına dikilmiştir. Kül Tigin abidesinin dikilişi, m.s. 732, Bilge Kağan abidesinin dikiliş m.s. 735’tedir. Abideler sahiplerinin ölümünden birer sene sonra dikilmiştir.



Göktürk Kitabeleri, Göktürkler devri Türk tarihinin en önemli tanığıdır. Kitâbelerde Türklerin Çinlilerle yaptığı mücadelelere geniş yer verilmektedir. Beylerin ve halkın Çinlilere olan hayranlıkları sonucu devletin dağılıp milletin esir olduğu belirtilmektedir. Buna karşılık, kültürel kimliğe çıkıp, birlik ve beraberlik içinde hareket ettiklerinde yeniden bağımsız bir devlet kurmayı başardıkları anlatılmaktadır.



İltiriş Kutluk Han Çinlilerden kaçarak Türk birliğini sağlamış. Öldüğünde çocukları (Bilge Kağan,Kül Tİgin) küçük olduğu için yerini kardeşi Kapagan almıştır. Birliğin tehlikeye girdiği anlarda Bilge Kağan, kardeşi Kültigin’in yardımıyla hakanlığa geçmiş, Çinlilere karşı başarılı savaşlar vererek Çin’i haraca bağlamıştır.



Göktürklerin kullandığı yazıda 38 harf bulunuyor. Bu yazı da birçok bakımdan milli çizgiler taşımaktadır.

İşareti “OK – UK” diye okunur ve “OK”a benzemektedir.





İşareti “YA” diye okunur ve “YAY”a benzer.





İşareti “EB –B” diye okunur “Eb –Ev dedikleri çadıra benzemektedir.



Göktürk Kitabeleri kaynı zamanda tarih, hatıra ve nutuk (hitabet) türünün ilk örnekleridir. Kitabelerde görülen sanatkâ rane üslûp, Türklerin VIII. Yüzyıldan önce de gelişmiş bir edebiyata ve yazı diline sahip oldukları görülmektedir.



): Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta yaşayan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları üç tanedir.

a) Bilge (Vezir) Tonyukuk Yazıtı (720-725): Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savşlar anlatılmaktadır.

b) Kül Tigin Yazıtı (732): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine bu abideyi dikmiştir.

c) Bilge Kağan Yazıtı (735): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan’ın ölümünden sonra yazdırılmış birabidedir. Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından , törelerinden ve Bilge Kağanın ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder.

* “Türk” adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur.



2)Uygur Dönemi Eserleri: Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli Uygur alfabesiyle yazmışlardır.



METİN SORULARI

“Türk Oğuz begleri! Budun! Eşiding:

Üze tengri basmasar, asra yir telinmeser, Türk budun, ilingin törüngin kim artadı?”

(Türk Oğuz beyleri! Milleti! İşitin:

Üstte gökyüzü çökmezse, altta yeryüzü delinmezse, Türk milleti ilini töreni kim bozabilir?” (Göktürk Kitabeleri)

1-Yukarıdaki cümlelerin söyleniş biçimine dikkat ederek Göktürk Kitabelerinin daha çok hangi türe yakın olduğunu söyleyebiliriz?











“Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burada vurdum. Yanılıp öleceğini yine burada vurdum. Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum.” (Göktürk Abideleri)

2-Göktürk Kitabeleri’ne “Bengi taş” (edebi taş) denmesinin sebebi nedir?













3-Bu yazıları kime yontturmuş? (MEB, TE 2 Syf. 44).















4-Kağan millet için neler yapmış? (MEB, TE 2 Syf. 44).







5-Metinde nutuk özelliği taşıyan cümleleri bulunuz.









6-Aşağıda Göktürk Yazıtları için verilen bilgilerin doğruluklarını değerlendiriniz.

- Türk Edebiyatının ilk yazılı ürünleridir.( )

- VllI. yüzyıla aittirler. ( )

- Göktürk alfabesi ile yazılmışlardır.( )

- En önemli üç tanesi; Bilge Kağan, Kültigin ve
Vezir Tonyukuk adına dikilmiştir. ( )



KOMPOZİSYON ÇALIŞMASI



Bilge Kağanın Türk milletine söylediklerinde, bugün için geçerli olan görüşleri tespit ederek kendi görüşlerinizi yazınız. Metni, Atatürk’ün Onuncu Yıl Nutku ile karşılaştırınız. Düşüncelerinizi yazınız.



TEST SORULARI



1.Orhun Abideleri için verilen aşağıdaki bilgilerin hangisi doğrudur?

A)8.yüzyılda yazılmıştır. Uygurların tarihini aydınlatır.

B)6.yüzyılda yazılmıştır. Göktürklerin tarihini aydınlatır.

C)8.yüyılda yazılmıştır. Göktürklerin tarihini aydınlatır.

D)11.yüzyılda yazılmıştır. Karahanlılar dönemini aydınlatır.

E)11.yüzyılda yazılmıştır. Uygurlar dönemini aydınlatır.



2.Aşağıdakilerden hangisi destanların bir özelliği değildir?

A)Sözlü gelenekle, nesilden nesile aktarılır.

B)Milletlerin hayatını derinden etkileyen olayları, olağanüstü özellikler katarak anlatır.

C)Halkın hayatında derin iz bırakmış bir olay ve bu olayları yaratan kahramanın olması gerekir.

D)Hepsi nesir şeklindedir.

E)Olağanüstü özelliklerin yanında,gerçeğe ait unsurlarda içerir.



3.Aşağıdakilerden hangisi Sagu’nun divan edebiyatındaki karşılığıdır?

A)Mesnevi B)Ağıt C)Rubai D)Mersiye E)Kaside



4-Sagularla ilgili aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

A) İslamiyet öncesi Türk Edebiyatı ürünüdür.

B) Yuğ adı verilen cenaze törenlerinde okunur.

C) Ölen kişinin ölümünden duyulan üzüntüyü dile getirir.

D) Hece vezniyle ve dörtlüklerle yazılır.

E) Şekil olarak kıtalara benzerler.



5.”Atasözü” kelimesinin karşılığı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Sagu B) Destan C) Ozan D) Şaman E) Sav



6.Aşağıdakilerden hangisi tamamıyla Türk destanlarından oluşturulmuştur?

A) Göç- Bozkurt - Ramayana- İgor

B) Gılgamış-Manas-Türeyiş- Kalevela

C) Şu- Bozkurt-Ergenekon-Oğuz Kağan

D) Bozkurt-Şu-Şinto-Şehname

E) İlyada-Gılgamış-Mahabarata-Türeyiş



7.Aşağıdakilerden hangisi İslamiyet öncesi Türk edebiyatının özellikleri arasında yer almaz?

A) Dil, saf Türkçe olup yabancı etkilerden uzaktır.

B) Eserler genellikle anonimdir.

C) Eserlerin tamamında milletin ortak duygu ve düşünceleri hakimdir.

D) Şiirde genellikle dörtlük kullanılır ölçü ise hecedir.

E) İslamiyet öncesi Türk Edebiyatında nesirdeki iç kafiyeye “seci” denir.



8.Türklerin cihana hakim olma düşüncesi ilk kez hangi eserde dile getirilmiştir?

A) Kutadgu Bilig’de B) Divan-ı Lügati’t-Türk’te

C) Orhun Abideleri’nde D) Savlarda

E) Manas’ta



9.Aşağıdaki terimlerden hangileri tamamıyla İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatına aittir?

A) Sagu, Ninni, Semai, Ağıt, B) Sav, Sığır, Gazel, Atasözü,

C) Koşuk, Yuğ, Sagu, Destan, D) Sav, Destan, Semai, Koşuk,

E) Kopuz, Manas, Ağıt, Ozan



10.Orhun Abideleri için verilen aşağıdaki bilgilerin hangisi doğrudur?

A) 8.yüzyılda yazılmıştır.Uygurların tarihini aydınlatır.

B) 6.yüzyılda yazılmıştır.Göktürklerin tarihini aydınlatır.

C) 8.yüzyılda yazılmıştır.Göktürklerin tarihini aydınlatır.

D) 11.yüzyılda yazılmıştır.Karahanlılar dönemini aydınlatır.

E) 11.yüzyılda yazılmıştır.Uygurlar dönemini aydınlatır.



11.Aşağıdakilerden hangisi destanların bir özelliği değildir?

A)Sözlü gelenekle,nesilden nesile aktarılır.

B)Milletlerin hayatını derinden etkileyen olayları,olağanüstü özellikler katarak anlatır.

C)Halkın hayatında derin iz bırakmış olayları yaratan bir kahramanın olması gerekir.

D)Hepsi nesir şeklindedir.

E)Olağanüstü özelliklerin yanında,gerçeğe ait unsurlarda içerir.



12.Aşağıdakilerden hangisi “Sagu”nun Divan Edebiyatındaki karşılığıdır?

A)Mesnevi B)Ağıt C)Rubai D)Mersiye E)Kaside



13.Aşağıdakilerden hangisinde İslâmiyet öncesi sözlü edebiyatla ilgili bilgi yanlışı vardır?

A) Kahramanlık türündeki lirik şiirlere koşuk, ağıl tü&shy;ründeki şiirlere ise sagu denir.

B) Dini törenler Şaman, Kam, Baksı, Ozan adını alan ki&shy;şilerce yönetilir.

C) Büyücülük, müzisyenlik gibi nitelikleri olan şairler şiir&shy;lerini kopuz eşliğinde söylerler.

D) Sürek avlarına "sığır", ziyafet törenlerine "şölen", yas

törenlerine "yuğ" adı verilir.

E) Sözlü edebiyatımızın ilk ürünleri, Dede Korkut Hikâyeleridir.



14.Aşağıdakilerden hangisi, İslamiyetten önceki Türk şii&shy;rinin bir özelliği değildir?

A)Şiirler saz eşliğinde söylenir.

B)Hece ölçüsü kullanılır.

C)Genellikle zengin kafiye kullanılır.

D)Benzetmelerde tabiattan yararlanılır.

E}Nazım birimi dörtlüktür.



15Aşağıdakilerden hangisi Orhun Yazıtları'nın özellikle&shy;rinden birisi değildir?

A) Göktürk yazısı ile yazılmış ve Doğu Göktürklerin tari&shy;hi anlatılmıştır.

B) Türklerin Çinliler'e karşı kazandığı zaferi Ölümsüzleş&shy;tirmek için VIII. yüzyılda yazılmıştır.

C) ilk defa XIX. yüzyılda Danimarkalı dil bilgini Thomsen tarafından çözülüp okunmuştur.

D) Sağlam, kuvvetli ve güzel bir Türkçe ile birlikte ya&shy;bancı kelimelere de sık sık yer verilmiştir.

E) Önemli anıtlar Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk adına dikilen anıtlardır.



16.Aşağıdakilerden hangisi İslamiyet öncesi Türk destanlarından değildir?

A) Saltuk Buğra Han Destanı B) Alp Er Tunga Destanı

C) Oğuz Kağan Destanı D) Türeyiş Destanı

E) Ergenekon Destanı



17.Aşağıdakilerden hangisi bir "doğa! destan" değildir?

A) Göç Destanı B) Alp Er Tunga Destanı

C) Şu Destanı D) Genç Osman Destanı E) Ergenekon Destanı



18. İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı Dönemi sözlü ürünlerinden "Sağu" ite ilgili, aşağıdaki cümlelerden hangisinde bir bil&shy;gi yanlışı vardır?

A)Nazım birimi dörtlüktür, 7'li hece ölçüsüyle söylenmiştir.

B)Sevilen bir kimsenin ölümünden sonra yapılan ve "yuğ" denilen dini yas törenlerinde söylenen şiirlerdir.

C)Bu şiirlere Halk edebiyatında "ağıt", Klasik Türk edebiyatı nazmında "mersiye" denilmiştir.

D)ilk defa Yusuf Has Hacip tarafından Kutadgu Bilig'de yazıya geçirilmiştir.

E)"Sağu'larda ölen kimsenin değeri, yaptıkları, geride kalanların duydukları acılar anlatılmıştır.



19.Aşağıdakilerden hangisi İslâmiyet’ten önceki sözlü Türk Edebiyatı ürünü değildir?



A) Koşuk B)Sagu C) Varsağı D) Destan E) Sav



20.Aşağıdakilerden hangisinde bilgi yanlışı yapılmıştır?

A)Göktürk alfabesi 38 harfli ilk ulusal alfabemizdir.

B)Tarihte ilk defa Türk adını kullananlar Göktürklerdir.

C)Göktürk yazıtlarında dil yabancı tesirlerden uzak sade bir dildir.

D)Göktürk yazıtlarını okumayı ilk başaran Danimarkalı Prof. Thomsen’dir.

E)Göktürk yazıtları VI. Asırda Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk adlarına dikilmiştir.
avatar
Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı : 478
Yaş : 93
Nerden : izmir
Kayıt tarihi : 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Cyber-Warrior Bir C.tesi Kas. 03, 2007 6:31 pm

Çok Tşkler. Güzel paylaşım olmuş..
avatar
Cyber-Warrior
Er
Er

Mesaj Sayısı : 3
Kayıt tarihi : 03/11/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından M3RTi Bir C.tesi Kas. 03, 2007 9:04 pm

Teşekkürler
avatar
M3RTi
Yönetici
Yönetici

Erkek
Mesaj Sayısı : 119
Nerden : İzmiR
Mesaj : M3i Style
Kayıt tarihi : 04/06/07

Kullanıcı profilini gör http://bomb.forumup.com/

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından TheRAPmania Bir Çarş. Kas. 07, 2007 9:55 pm

döküman süper.. çok teşekkürler
avatar
TheRAPmania
Teğmen
Teğmen

Erkek
Mesaj Sayısı : 157
Nerden : İzMiR
Kayıt tarihi : 07/11/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından ...öZdeN... Bir Cuma Kas. 09, 2007 8:50 pm

walla süper... Tezahurat
avatar
...öZdeN...
Yüzbaşı
Yüzbaşı

Mesaj Sayısı : 324
Kayıt tarihi : 07/11/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Geri: EDEBİYAT DERSİ

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz