İSLAMİ DÖNEM TÜRK EDEBİYATI 10-19.YY I.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Yukarı İSLAMİ DÖNEM TÜRK EDEBİYATI 10-19.YY I.

Mesaj tarafından Atirpan Bir Ptsi Ekim 29, 2007 2:09 am

İSLAMİ TÜRK EDEBİYATI’NIN BÖLÜMLENMESİ
A.DİVAN EDEBİYATI
XIII.-XIX. Yüzyıllar arasında yaşayan bu edebiyat; dil, anlatım, nazım içimleri, ölçü, türler ve
konular bakımından Arap ve Fars edebiyatlarının etkisi altındadır. Bu nedenle, Ortadoğu İslam edebiyatlarının bir parçası sayılır.
Divan Edebiyatı, “Kuruluş Dönemi” denilen XIII-XIX. Yüzyıllar arasında, genellikle Fars Edebiyatının taklidi görünümündedir. Şairler kendi sanat kişiliklerini ortaya koyacak yerde, ünlü İran şairleri gibi söylemeye bu dönemde büyük özen gösterirler. Osmanlı İmparatorluğu’ nun yük-selişe geçtiği XVI. yüzyıldan itibaren, bu taklitçi anlayışın “Olgunluk Dönemini” ni yaşamaya başladığı, hatta Divan şairlerinin kendilerini İran şairlerinden üstün sayar bir tavır takındıkları görülür.
DİVAN EDEBİYATI’NIN TEMEL ÖZELLİKLERİ
1. Bu edebiyatın dili, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin söz hazineleriyle dilbilgisi kurallarının birleşmesinden oluşan “Osmanlıca”dır.
2. Dil ağır, anlatım genellikle süslüdür.
3. Hayattan kopuk bir sanat anlayışı vardır. Şairler, toplum ve insanla ilgili sorunlara eğilme gereği duymamışlardır. ; ancak bazı şiirlerde, toplum hayatını aksatan durumlara değinil-miştir.
4. Bu edebiyat, halk kültüründen uzaktır. Sanatçılar da çoğu zaman saray ve çevresin-de yetişmişlerdir. Onun için Divan Edebiyatı’na “Yüksek Zümre Edebiyatı”,”Saray Edebiyatı” gibi adlar verilmiştir.
5. Bu edebiyat, biçimcidir. Anlatılan değil, anlatım biçimi daima önde gelir. Şiirde sıkı sanat kuralları uygulanır. Divan Edebiyatı, bu yönüyle klasizme benzer.
6. Başlıca konular aşk, doğa, ölüm, ayrılık, özlem v.b.’dir.
7. Şiirde temel ölçü aruzdur. Bazı şairler, hece ölçüsüyle tek tük şiir yazmışlardır.
BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ
GAZEL
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Aşk, doğa, içki, eğlence konuları işlenir. Beyit birimiyle yazı-lır. 5-15 beyit uzunluğundadır. Beyitler “AA/BA/CA/DA” uyak düzeniyle sıralanır. İlk beyit mat-la(doğuş)”, son beyit “makta(kesiş)”, en güzel söylenmiş beyit de “beytü’l-gazel” adını alır. Şairin adı, makta beytinde geçer. Gazellerde genellikle konu bütünlüğü bulunmaz; yani şiirdeki beyitler, anlamca birbirine bağlı olmaz. Anlam bütünlüğü taşıyan gazellere “yek-ahenk gazel” denir.
KASİDE
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Övgü şiiridir. Gazel gibi uyaklanır. Uzunluğu 33-39 beyit arasında değişir. Şu bölümlerden oluşur:
a. Nesib(teşbib):Giriş bölümüdür. Kasideler, bu bölümde yapılan betimlemelere göre adlan-dırılır. Bahar betimlemesi yapılan kasidelere “kaside-i bahariyye”, kış betimlemesi yapı-lanlara “kaside-i şitaiye”, bayram betimlemesi yapılanlara da “kaside-i ıydiyye” denir.
b. Tegazzül :Kaside içinde güzel söyleme anlamına gelir. Bu bölümde aşk, şarap, kadın gibi gazellere özgü konular, lirik bir anlatımla işlenir.
c. Girizgah:Denk düşürerek asıl konuya, yani övgüye giriş yapılan bölümdür.
d. Methiye : Padişah, sadrazam, vezir, paşa gibi yüksek görevli kişilere ya da din bü-yüklerine yöneltilen övgünün yapıldığı bölümdür.
e. Fahriyye : Şairin, kendi şiir yeteneğini övdüğü bölüme verilen addır.
f. Dua : Kasidenin sonuç bölümüdür. Şair, böyle güzel bir şiiri yazıp bitirebildiği için dua e-derek kasidesini tamamlar.
Daha sonra, Tanzimat döneminde de kaside nazım biçimi kullanılmış;ama kasidenin hem ko-nularında, hem biçiminde değişiklik yapılmıştır.
Kasideler, konularına göre dörde ayrılır:
a. Methiyye : Ünlü, saygın kişilerin övüldüğü kasidelerdir.
b. Tevhid :Allah’ın birliğini konu edinen ve onu öven kasidelere denir.
c. Münacaat : Allah’a yalvarış amacıyla yazılır.
d. Na’t : Hz. Muhammed’in övgüsünü yapmak için yazılan kasidelerdir.






MESNEVİ
Divan Edebiyatı’na Fars Edebiyatı’ndan geçmiş olup uzun manzum öykülerdir. Beyit biri-miyle, türlü aruz kalıplarıyla yazılır. Beyitler “AA/BB/CC/DD” biçimiyle kendi aralarında uyaklanır. İslami edebiyatın ortak konularını işler.
ŞARKI
Divan Edebiyatı’nda XVIII.yüzyılda kullanılmaya başlayan bir nazım biçimidir. Dörtlüklerle yazılır. Halk Edebiyatı’ndaki koşma nazım biçiminin etkisiyle doğduğu söylenir. Dörtlükler “AAA-A/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Aşk, doğa, içki, kadın gibi dünyevi konular işlenir.
RUBAİ
Tek dörtlükten oluşan, “AABA” uyak düzeniyle ve aruzun özel kalıplarıyla yazılan; aşk, ha-yat, insan gibi konuları ve felsefi düşünceleri işleyen bir nazım içimidir. Fars Edebiyatı’ndan Di-van Edebiyatı’na geçmiştir. Dünyaca ünlü temsilcisi, İranlı şair Ömer Hayyam’dır.
TERKİB-İ BEND
“Bend” adı verilen bölümlerden oluşur. Her ben ; bir “hane” ve bir “vasıta” bölümünü kap-sar. Haneler 5-15 beyit uzunluğunda olup “AA/BA/CA/DA” biçiminde uyaklanır. Vasıta ise , tek beyittir. Vasıtanın dizeleri kendi aralarında uyaklıdır. Bendler değiştikçe, aynı uyak düzeni, başka uyak sözcükleriyle tekrarlanır.
TERCİ-İ BEND
Konu ve biçim bakımından terkib-i bende benzer. Ondan tek farkı, vasıta beytinin her bendden sonra değişmemesidir.
MURABBA
Dörtlüklerden oluşur. “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Bu biçim özellliğiyle şar-kıdan farkı yoktur. Murabba ile şarkıyı ayıran tek fark, şarkıların bir besteye bağlanmasıdır.
MÜSTEZAT
Bir manzumenin uzun dizelerinden sonra kısa dizeler getirilmesiyle oluşur. Uzun ve kısa dize-ler, kendi aralarında gazel gibi uyaklanır. Kısa dizelere “ziyade” denir. Uzun dizelerde aruzun “mef u lü/me fa i lü /fe u lün”; kısa dizelerde ise “mef u lü /fe u lün” kalıbı kullanılır. Batı Ede-biyatı etkisi altına girildikten sonra, bu nazım biçimindeki kuralların gevşetilmesiyle “serbest müs-tezat” denilen yeni bir nazım biçimi ortaya çıkmıştır.
DİVAN EDEBİYATI’NDA DÜZYAZI
Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır.
Divan Edebiyatı’nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır:
1. Sanatlı(süslü) Düzyazı
Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır. Sinan Paşa’nın Tazarru’at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir
2. Orta Düzyazı
Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitapların-da bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,”vakanüvis” adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler, önemli önemsiz her olayı günü gününe not-lar halinde yazarlardı. Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir.
3. Sade Düzyazı
Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düz-yazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır: Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi (Eseri:Seyahatname).


En son tarafından Ptsi Ekim 29, 2007 2:25 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı: 478
Yaş: 90
Nerden: izmir
Kayıt tarihi: 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı DİVAN ED.GENEL ÖZELLİKLERİ

Mesaj tarafından Atirpan Bir Ptsi Ekim 29, 2007 2:11 am

DİVAN EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ





Nazım birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır. Beyit, cümleye egemendir.



Nazım ölçüsü “aruz”dur.



Dili Arapça, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıca’dır.



Şiirlerde tam ve zengin uyak kullanılmıştır.



Şiirlerin konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre adlandırılmışlardır.



Klişe bir edebiyattır. Duygu ve düşünceler değişmez sözlerle (Mazmun) anlatılır.



Anlatılan şey değil, anlatış biçimi ön plandadır.



Soyut bir edebiyattır. İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır.



Aydın zümrenin edebiyatıdır. Medrese kültürü hakimdir. Genellikle saraya ve çevresine seslenir.



Sanatlara bolca yer verilmiş, sanat yapmak amaç durumuna gelmiştir.



Ulusal bir edebiyat olmayıp dinin etkisiyle şekillenmiştir. Arap ve İran edebiyatının etkisi çok fazladır.



Şiirde daha çok aşk, sevgili, içki, din ve kadercilik gibi konular işlenmiştir.



Nazım ön planda tutulmuş, nesre pek az yer verilmiştir.



Nesir alanında tezkireler (edebiyat tarihi görevini gören biyografik eser), münşeatlar (mektuplar), tarihler, dini metinler ve nasihatnamelere de rastlanmaktadır. Bunlarda da sanat yapma amacı ön plandadır.
13.yüzyılda gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış, 19.yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür.


En son tarafından Ptsi Ekim 29, 2007 2:25 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı: 478
Yaş: 90
Nerden: izmir
Kayıt tarihi: 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı DİVAN EDEBİYATI ÖNEMLİ ŞAİR VE YAZARLAR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Ptsi Ekim 29, 2007 2:24 am

HOCA

HOCA DEHHANİ: 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır.



MEVLANA : XIII.yüzyılda yaşamıştır. Birkaç Türkçe beyit dışında, tüm şiirlerini Farsça ile yazan ünlü tasavvuf şairidir. Oğlu Sultan Veled de tasavvufi konuları işleyen bir şair olarak bilinir. Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, tanınmış eserleridir.






ALİ ŞİR NEVÂİ: Çağatay lehçesinin en güzel örneklerini veren şair 15. yüzyılda yaşamıştır. Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eserinde Türkçe’nin Farsça’dan daha üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Hamsesi vardır. Anadolu dışında Türkçe şiir yazan ilk şairdir.



ŞEYHİ:15. yüzyılda yaşamıştır. “Harnâme” adlı eseri edebiyatımızda ilk fabl türü eser olarak bilinmektedir. Mesnevi alanında başarılı olmuştur.



SÜLEYMAN ÇELEBİ: 15. yüzyılda yaşamıştır. Hz. Muhammed için yazdığı Vesilet-ün-Necat (mevlit) adlı mesnevisiyle tanınmış bir şairdir. (İslam edebiyatında Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eserlere SİYER denir).



FUZÛLİ: 16. yüzyılın en güçlü şairlerindendir. Arapça, Farsça, Türkçe divanı olan tek şairdir. Eserlerini Azeri lehçesiyle yazmıştır. Divan edebiyatının en lirik şairi olarak kabul edilmektedir. Ona göre yaşamın anlamı acı çekmekle özdeştir. Platonik bir aşk arayışı vardır. Din dışı konularda yazmakla birlikte tasavvuftan da etkilendiği bilinmektedir. Kendisine bağlanan maaşı almasında güçlük çıkaran memurları şikayet etmek için yazdığı “Şikayetnâme” adlı mektubu edebiyatımızdaki en ünlü yergilerden biridir.



Divanlarından başka bir naat olan “Su” kasidesi, Leyla vü Mecnun mesnevisi, Peygamber ailesini anlattığı Hadikat-üs-Süeda’sı Şah İsmail ile II:Bayezid’i karşılaştırdığı Beng ü Bâde’si ve tıp bilgisini sergilediği Sıhhat ve Maraz’ı en tanınmış eserleridir.



BÂKİ: 16. yüzyıl şairlerindendir. Döneminde “şairler sultanı” olarak tanınmış ve saratın bütün olanaklarından yararlanmıştır. İyi bir medrese eğitimi gördüğü bilinmektedir.



Dünya nimetlerinin hepsinden yararlanma anlayışındadır. Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok tanınmıştır. Divanı vardır.



NÂBİ: 17. yüzyıl şairlerindendir. Divan edebiyatında didaktik şiirler yazmasıyla bir yenilik olarak kabul edilmektedir. Din, töreler ve sosyal yaşamla ilgili öğütler verir.



Nâbi’nin Divan’ından başka Hayriye, Hayrâbâd adlı iki didaktik eseri, gezi notlarını içine alan Tuhfet-ül Harameyn’i ve Münşeat adlı eserleri vardır.



NEFİ: 17. yüzyıl şairlerindendir. Edebiyatımızdaki en ünlü kaside şairi olarak bilinir. Övgülerindeki ve yergilerindeki aşırılıklarıyla ünlüdür. Yazdığı hicviyelerindeki aşırılık boğdurulmasına neden olmuştur. Hayal gücü çok zengin olan Nefi’nin somut benzetmelerden yararlanması da belirgin bir özelliğidir. Türkçe ve Farsça divanı olan Nefi’nin ayrıca hicviyelerini topladığı Sihamı-ı Kaza adlı bir eseri de vardır.



NEDİM: 18.yüzyıl şairlerinden olan Nedim, Lale Devri’nin şairi olarak bilinir. Eserlerinde aşk, içki, zevk ve sefayı işler. “Mahallileşme akımı”nın önderi olan şairin Halk edebiyatından da etkilendiği bilinmektedir. Şiirlerinde halkın ağzından alınma deyimler olduğu gibi, halkın konuşma diline de oldukça yaklaşmıştır. Samimi ve içten bir söyleyişi olan Nedim, şarkılarıyla tanınmıştır. Divan şiirindeki klişeleri (mazmunları) bir ölçüde yıkmış olan şairin Divan’ı vardır.



ŞEYH GALİP: Divan edebiyatının 18.yüzyılda yaşamış son büyük şairidir. Galatasaray Mevlevihanesinde şeyhlik yapmıştır. Nabi’nin “Hayrâbâd”ına nazire olarak ve Mevlânâ’nın mesnevisinden etkilenerek yazdığı “Hüsn-ü Aşk” adlı meşhur mesnevisinde, tasvvuf konusundaki düşüncelerini ortaya koyar. Bu eserinde allegorik (sembolik) bir anlatım kullanan şair hayal gücünden ve masal ögelerinden de yararlanmıştır.



EVLİYA ÇELEBİ: (17.yy) Edebiyatımızda gezi türünün ilk örneklerini veren yazar, usta bir gözlemcidir. Elli yıllık bir süre içinde gezdiği yerleri konuşma diline yakın bir dille anlatmıştır. Anlatımında abartılı olmakla birlikte, Divan nesrinin kalıplarını da kırmıştır. 10 ciltlik “Seyahatnâme” adlı eseri çok tanınmıştır.



NOT: Divan edebiyatının nesir yazarı olarak tanınan diğer önemli yazarları şunlardır:



SİNAN PAŞA: (15.yy) Tazarrunâme adlı süslü nesri ile tanınır.



MERCİMEK AHMET: (15.yy) Farsça’dan çevirdiği Kabusnâme adlı eseriyle tanınır.



NAİMÂ: (17.yy) Kendi adıyla anılan (“Naima Tarihi”) adlı tarih eserinin yazarıdır.



KATİP ÇELEBİ: (17.yy) Batılıların Hacı Kalfa dedikleri yazar ve düşünürdür. Arapça, Farsça, Fransızca, Latine bilen yazarın tarih, coğrafya, matematik konularında yazılmış eserleri vardır.

Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı: 478
Yaş: 90
Nerden: izmir
Kayıt tarihi: 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı MANTIK'UT TAYR

Mesaj tarafından Atirpan Bir Ptsi Ekim 29, 2007 2:27 am

GÜLŞEHRİ

(MANTIKU’T-TAYR)




Gülşehri 13. yy. sonlarında, 14. yüzyıl başlarında yaşamış aslen Kırşehirli olduğu belirtilen bir şairdir.

Hayatı boyunca tasavvufun yedinci büyük şairi olmayı istemiş, dergâh sahibi etrafında müritleri olan bir tasavvufçudur. (Tasavvufun diğer altı büyük şairi; Mevlana, Senai, Attar, Nizami, Sultan Veled, Sadi) Tasavvufun yedinci büyük şairi olma arzusu ile yazdığı ilk eseri Felekname’dir.

Mantıku’t-Tayr’ı yazmaya diğer altı büyük tasavvuf şairinin olduğu hayali bir mecliste, Sadi’nin telkinleriyle karar vermiştir.

Gülşehri sofi bir şairdir. Ancak hayatı boyunca geleceğe bir sanat eseri bırakmak kaygısı ile çalıştığı eserlerinde görülmektedir.

Temiz ve itinalı Türkçe kullanan bir adamdır. Nazıma büyük önem verir ve mısralarına mükemmelleştirmek için uğraşır.

İçten inanmış bir adamdır. Bu Mantıku’t-Tayr adlı eserinin her bölümünde Allah’ın adı ile yazmaya başlamasından anlaşılmaktadır.

Eserlerinde aruz ölçüsünü kullanmıştır.

Şairin 1317 yılında tamamladığı Mantıku’t-Tayr en önemli eseridir. Mantıku’t-Tayr kuşdili demektir. Şair bu eserini İranlı şair Attar’ın Mantıku’t-Tayr adlı eserinden konu edinerek kaleme almıştır. Bu eserde Ruh kuşları adı verilen kuşlar Hüdhüd adlı (Süleyman peygamberin haberci kuşudur.) ermiş bir kuşun yol göstermesiyle Anka veya Simurg adı verilen efsanevi kuşla temsil edilen ALLAH’a ulaşmak istemektedirler. Bu kuşlar Allah’a varmak için asırlarca uçarlar, fani olabilecek bir dereceye geldiklerinde ise Simurg’un kendileri olduğunu anlarlar. (Yaratılmışlar Yaradan’ın bir aynasıdır.) Gülşehri bu eserini kaleme alırken Mevlana’nın Mesnevi’sinden yararlanmış ve Mesnevi’de geçen bazı hikâyeleri eserinde kullanmıştır.

Gülşehri’nin Felekname ve Mantıku’t-Tayr adlı eserlerinden başka Aruz Risalesi, Kuduri Tercümesi vardır

Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı: 478
Yaş: 90
Nerden: izmir
Kayıt tarihi: 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı BATTALNAME

Mesaj tarafından Atirpan Bir Ptsi Ekim 29, 2007 2:31 am

BATTALNAME




Destanın kahramanı Battal Gazi isimli bir Arap savaşçısıdır. Battal’ın gerçek ismi Hüseyin Gazi oğlu Cafer’dir. Battal Gazi Malatya doğumludur.

Eserde, Seyyid Battal Gazi ile Rumlar arasındaki mücadeleler anlatılmaktadır. İdealist bir İslam kahramanının olağanüstü olaylarla dolu olan bu hikayesinde Battal Gazi sadece Rumlar ile değil sihirbazlarla, devlerle, cinlerle, cadılarla da mücadele etmiştir. Onun AŞKAR adı verilen bir atı vardır. Onun en büyük yardımcısıdır. Aşkar da Battal gibi kahramandır. Aşkar’ın gökten indiğine, Kabe toprağından yaratıldığına, peygamberlerin, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali ve Hamza gibi yiğitlerin atı olduğuna inanılmaktadır. Bu özelliklere sahip bu mübarek at sahibini her türlü tehlikelerden korumuştur.

Battal yalnızca Rumlarla (Hristiyan) savaşmamıştır. O İslam’ı kabul etmeyen bütün din mensupları ile Mecusiler, putperestler ve ateşperestlerle savaşmıştır. Peygamberler, şeyhler, evliyalar her zaman O’na yardımcı olmuştur.

Battalname’nin Arap destanı olduğunu söyleyenler azımsanmayacak kadar çoktur. Bunu iddia edenler Battal’ın peygamber soyundan geldiğine inanırlar. Ancak Araplar arasında yayılmış veya yazıya geçirilmiş herhangi bir Battal Gazi destanı mevcut değildir.

Yazılı edebiyata nesir (düz yazı) olarak kazandırılmış bir eserdir.

Eserde meydana gelen olaylar Danişmendliler coğrafyasında vuku bulmaktadır.

Eserin yazıya geçirildiği tarih ve eserin yazarı belli değildir. (Muhtemelen 15-16. yy.da yazıya geçirilmiştir.) Ancak hikayeler 8.yy’da başlamış ve İstanbul’un fethine kadar geçen 500 yıllık süreçte devam etmiştir. Bu süreçte Türklerin Araplarla ve Bizanslılarla çetin mücadeleleri olmuştur. Destan haliyle bu mücadelelerden etkilenmiştir. Yazıya geçirildiğinde ise olgunluk çağını yaşayan hikayelerdir bu hikayeler.
BATTALNAME




· Destanın kahramanı Battal Gazi isimli bir Arap savaşçısıdır. Battal’ın gerçek ismi Hüseyin Gazi oğlu Cafer’dir. Battal Gazi Malatya doğumludur.

· Eserde, Seyyid Battal Gazi ile Rumlar arasındaki mücadeleler anlatılmaktadır. İdealist bir İslam kahramanının olağanüstü olaylarla dolu olan bu hikayesinde Battal Gazi sadece Rumlar ile değil sihirbazlarla, devlerle, cinlerle, cadılarla da mücadele etmiştir. Onun AŞKAR adı verilen bir atı vardır. Onun en büyük yardımcısıdır. Aşkar da Battal gibi kahramandır. Aşkar’ın gökten indiğine, Kabe toprağından yaratıldığına, peygamberlerin, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali ve Hamza gibi yiğitlerin atı olduğuna inanılmaktadır. Bu özelliklere sahip bu mübarek at sahibini her türlü tehlikelerden korumuştur.

· Battal yalnızca Rumlarla (Hristiyan) savaşmamıştır. O İslam’ı kabul etmeyen bütün din mensupları ile Mecusiler, putperestler ve ateşperestlerle savaşmıştır. Peygamberler, şeyhler, evliyalar her zaman O’na yardımcı olmuştur.

· Battalname’nin Arap destanı olduğunu söyleyenler azımsanmayacak kadar çoktur. Bunu iddia edenler Battal’ın peygamber soyundan geldiğine inanırlar. Ancak Araplar arasında yayılmış veya yazıya geçirilmiş herhangi bir Battal Gazi destanı mevcut değildir.

· Yazılı edebiyata nesir (düz yazı) olarak kazandırılmış bir eserdir.

· Eserde meydana gelen olaylar Danişmendliler coğrafyasında vuku bulmaktadır.

· Eserin yazıya geçirildiği tarih ve eserin yazarı belli değildir. (Muhtemelen 15-16. yy.da yazıya geçirilmiştir.) Ancak hikayeler 8.yy’da başlamış ve İstanbul’un fethine kadar geçen 500 yıllık süreçte devam etmiştir. Bu süreçte Türklerin Araplarla ve Bizanslılarla çetin mücadeleleri olmuştur. Destan haliyle bu mücadelelerden etkilenmiştir. Yazıya geçirildiğinde ise olgunluk çağını yaşayan hikayelerdir bu hikayeler.

· Battal Gazi hikayeleri halk arasında ilgiyle karşılanmış, saz şairleri tarafından konu edinilmiş, yazıya geçirildiği döneme kadar halk tarafından gelecek nesillere aktarılmış hikayelerdir.

· 18. yy.da Darendeli Bekai 7000 beyitten oluşan bir Battalname kaleme almıştır.

· Battal Gazi’nin Seyyit Gazi’deki türbesi de şanına uygun yapılmış bir türbedir.
Battal Gazi’nin Kişilik Özellikleri




İslam’ın bütün emirlerini, ahlakını, adalet, şefkat, insaniyet hükümlerini yerine getiren, düşküne, zayıfa, kadına, çocuğa el kaldırmayan, içki kullanmayan, haram kadın ile ilişkisi olmayan, kumar oynamayan bir kişidir.

Bütün dinleri çok iyi bilir. Çok iyi bir müslümandır. İslam ilimlerinin hepsi hakkında detaylı bilgiye sahiptir. Bütün dinleri iyi bilmesi bir avantajıdır. Bir ay boyunca rahip olarak kendini tanıtabilmektedir.

Hekimlik özelliği vardır. Yaraları sarar. Bizans saraylarına bir çok kez doktor, kimyacı, silahşör, mühendis rolüyle girmiştir.

Dürüst, adil, şakacıdır. Askerleri ve çevresinde yaşayan insanlar ona çok güvenir. Savaşlarda kazanılan ganimetleri asla kendisi almaz. Tamamına yakınını askerlerine dağıtır. Onların gönlünü hoş eder. Bu yönüyle çok alçakgönüllüdür. Müslümanlığa yakışacak davranışlar sergiler.

Kimsenin kadınına, kızına dokunmaması ve dokundurmaması gibi özelliklerinden dolayı Hristiyan halk tarafından da sevilen bir kişiliğe sahiptir.

Adalet duygumuzu geliştiren, İslamiyet sevgimizi artıran özellikleriyle Battal gibi biz Türkler için çok önemli bir kahramandır.

Destanın Özeti




Destan Hazreti Muhammed’in İstanbul’un bir gün Türkler tarafından fethedileceğine dair müjdesiyle başlıyor. Bu hadisin yorumuna göre İstanbul’u fethedecek kişi bir Türk’tür. Malatya doğumlu olacaktır. Adı da Cafer olacaktır. Ki Cafer denilen kişi Battal Gazi’nin ta kendisidir.

Yukarıda destanın özelliklerinde söylediğimiz gibi Battal Gazi’nin peygamber soyundan geldiğine inanılması bu rivayeti doğru olarak algılatmaktadır.

Destanın daha sonraki bölümünde Battal Gazi’nin doğumu ve ailesi hakkında ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Babası Hüseyin Gazi denilen bir şahıstır ve Malatyalıdır. Battal Gazi’nin babası Battal Gazi üç yaşında iken Bizanslılarla yapılan bir savaşta öldürülür.

Cafer iyi eğitim almış bir gençtir. Bilgilidir ve imanlıdır. Ata binmekte, kılıç kullanmakta, güreşte yeteneklidir. 14 yaşında Malatya serdarı olur. (Babası da Malatya serdarıydı.) 14 yaşında iken cesaretiyle herkesin saygısını kazanır. Bu yaşta esir aldığı bir Bizans komutanı ona Battal lakabını takar –ki bu cesur anlamına gelmektedir.

Destanda daha sonra Battal’ın Bizanslılarla ve diğer düşmanlarıyla mücadeleleri anlatılır. Battal Gazi her mücadelen neredeyse muvaffak ayrılır. Onun amacı yüreğindeki İslam sevgisinden dolayı İslamiyet’i ulaşabildiği bütün coğrafyalara taşıyabilmektir.

Yüz yıl yaşamıştır. Hayatı cihatlarla geçmiştir. Eskişehir Mesihiye Kalesi cenkinde öldürülür. Ölümünün üzerine Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat tarafından mezarının bulunduğu yere bir türbe yaptırılır. Bu türbe bugün Eskişehir’in Seyyid Gazi kasabasındadır ve Battal Gazi’nin şanına yakışacak biçimdedir.






Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı: 478
Yaş: 90
Nerden: izmir
Kayıt tarihi: 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı DANİŞMENDNAME

Mesaj tarafından Atirpan Bir Ptsi Ekim 29, 2007 2:33 am


[center]DANİŞMENDNAME



GENEL ÖZELLİKLERİ:

  • 12. yüzyılda yazılıp 13. yüzyılda yazıya geçirilmiş olan bir eserdir.
  • Danişmendname’yi öncelikle 1. İzzettin Keykavus’un emri ile, onun yazıcılarından olan İbn-i Ala halk arasında derlenmiş rivayetleri derleyerek Türkçe olarak kaleme almıştır.
  • Aynı eser daha sonra 2. Murad’ın emri ile 15. asırda Tokat Dizdarı Arif Ali Bey tarafından açık Türkçe ile aralarına manzum parçalar yerleştirilmek sureti ile kaleme alınmıştır.
  • Eser on yedi bölümden meydana gelmektedir.
  • Eserde bahsedilen olaylar gerçeğe yakın olması bakımından önemlidir. Eserde ismi geçen kahramanlar gerçek hayatta yaşamış olan kahramanlardır. Olayların geçtiği yer ise Anadolu coğrafyasıdır. Bu da eserin gerçeğe yakın olmasışüncesini pekiştiriyor. Ayrıca eser bir dönemler tarih kitabı olarak dahi kabul edilmiştir.
  • Eserde en önemli kahraman Danişmend Ahmet Gazi’dir. Bu eser Battal Gazi destanının devamı kabul edilmektedir.
  • Danişmend Ahmed Gazi Seyyit Battal’ın torunu olarak da bilinmektedir.
  • Eserde geçen olaylar Malatya, Tokat, Turhal, Osmancık, Sivas, Amasya, Çorum, Niksar’da geçmektedir.
  • Canik’i almak hırsı ile yola çıkan Danişmend Gazi düşmanın kurduğu bir pusu sonucunda yaralanır, akabinde Niksar’da vefat eder.
  • Onun ölümü üzerine Hristiyanlar durumu fırsat bilerek Danişmend Gazi’nin fethettiği bütün yöreleri tekrar ellerine geçirirler. Bu arada Bağdat Halifesinin arzusu ile Selçuklu hükümdarı zor durumda olan Danişmendliler’e yardım etmesi için Süleyman Şah’ı gönderir. Danişmend Ahmed Gazi’nin oğlu Melik Gazi ile Süleyman Şah el birliği ile kafirleri yenerler ve Anadolu’yu tamamen ele geçirirler.
  • Danişmend Gazi bir İslam gazisidir. O da dedesi Battal Gazi gibi İslam uğruna mücadele etmiştir. İkisi de Hz. Muhammed’in birer neferidir, onun yolundan hiç ayrılmamışlardır. Rüyalarında sık sık Hz. Muhammed’i görmektedirler.
  • Danişmend Gazi’de dedesi gibi ganimetleri askerlerine dağıtmıştır. Düşmanlarına iyi davranmış ve bütün kafirler İslamiyet’e davet etmiştir.
  • Bu destan anlaşılabilir bir dille yazılmış bir destandır.
  • Aruz vezni ile yazılmış olan bu eserde, aruzun – Mefa’ilün, Mefa’ilün, Fa’ülün vezni kullanılmıştır.


[/center]

Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı: 478
Yaş: 90
Nerden: izmir
Kayıt tarihi: 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı CEMŞİD Ü HURŞİD

Mesaj tarafından Atirpan Bir Ptsi Ekim 29, 2007 2:38 am

CEMŞİD Ü HURŞİD
ÖZELLİKLERİ:

a)14. yy. şairlerinden Ahmedi tarafından, Emir Süleyman’ın isteği üzerine, İranlı şair Selman’ın aynı adı taşıyan eserinden yola çıkarak yazılmış bir mesnevidir.

b)Eser, 5000 beyitten oluşmaktadır. (Selman’ın eseri 2700 beyittir. Bu da gösteriyor ki Ahmedi bu mesneviyi özgünleştirmeye çalışmıştır.)

c)Eserin dili, o döneme ait Türkçe’dir. Devrin insanları tarafından anlaşılabilecek bir dildir.

d)Eser 1403 yılında kaleme alınmış olup, şairin ihtiyarlık dönemi ürünüdür.

e)Ahmedi, bu eseri yazarken hemen hemen bütün Şark efsanelerinden, mesnevilerden, halk hikayelerinden yararlanmış, onlardan onlardan motifler almış ve bunları ustalılıkla birleştirerek yepyeni bir hikaye meydana getirmiştir.

f)Ahmedi, bu mesnevisine divanında olmayan şiirleri ve gazelleri de yerleştirmiştir.

g)Aruz vezniyle yazılmış olan bu eserde, aruzun (Mefa’ilün, Mefa’ilün, Fa’ulün) kalıbı kullanılmıştır.

h)16. yy.’dan bugüne kadar bu eserin herhangi bir nüshasına rastlanmamıştır.

ÖZETİ:

Bir vakitler Çin’de bilgili ve her işte kudretli bir hükümdar vardı. Memleketi gelişmişti. Emrinde milyonlarca Türk askeri bulunuyordu ki oklarının temreninden ateşler çıkıyordu.Bu hükümdarın Cemşid isimli oğlu bir gece yiyip içip eğlenirken uykuya daldı. Rüyasında güzel bir kız gördü ve ona aşık oldu.Derdini iyi bir ressam olan bezirganına açtı. Bezirgan çok gezmiş, çok görmüş bir insandı. Kendisine tarif edilen kızın Rum Kayseri’nin kızı olduğunu anladı. Bu kızın bir resmini yaptı. Böylelikle Cemşid, rü’yada görüp sevdiği kızın kim olduğunu anlamış oldu. Bu andan itibaren Cemşid daha da çok acı çekmeye başladı ve hastalandı. Çin’de kendisine gösterilen hiçbir kızı beğenmeyip günden güne solan delikanlı bu kızı alabilmek için Rum Kayseri’nin yanına gitmeğe karar verdi.Yanına Mihrab’ı da (bezirganı) alarak yola çıktı. Yolda büyük zorluklarla karşılaştı. Perilerle, devlerle, cadılarla çarpıştı. Geçilmez kayalıklardan geçti. Aşılmaz deryalar aştı. Sonunda sevdiği kızın bulunduğu Rum diyarına ulaştı. Yine Mihrab’ın yardımıyla sevgilisini buldu. Onunla tanıştı. Cemşid ile Hurşit birlikte eğlenceler düzenleyerek uzun bir vakit geçirdi. Hurşid’in annesi bir zaman sonra bunların macerasını öğrendi. Ancak kendisini bir tüccar diye tanıtan Cemşid’e kızını vermek istemiyordu. Hurşid’i uzak bir köşke hapsetti.Bu arada Çin hükümdarı her türlü tehlikeye karşı oğlunu korumak maksadı ile bir ordu göndermişti. Ordunun gelişiyle birlikte Cemşid Rum sarayına giderek kendini tanıttı. Sarayda çok iyi karşılandı. Fakat o sırada Şam hükümdarının oğlu da Hurşid’i babasından istemek üzere Rum diyarına gelmişti. Cemşid, Hurşid’in özel bir köşkten kendilerini izlediği bir meydanda bu gençle çeşitli spor müsabakaları yaptı. Bunu Rum Kayseri tertiplemişti. Bu yarışmalarda Cemşid rakibini her defasında mağlup etti ve Hurşid’i almaya hak kazandı. Bu arada Şam hükümdarı oğlunun Hurşid’le evlenebilmesi –sevdiği kızı alabilmesi- için bir ordu göndermişti. Cemşid’in ordusu Şam ordusunu da yendi. İki sevgili evlendiler. Çin’e döndüler. Çin hükümdarı geri döndüğü zaman bütün malını mülkünü oğluna bıraktı. Ve kendisi bir köşeye çekilerek hükümdarlığı oğluna verdi.


En son tarafından Salı Ocak 01, 2008 10:31 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi

Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı: 478
Yaş: 90
Nerden: izmir
Kayıt tarihi: 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı battalname

Mesaj tarafından kingjame Bir C.tesi Ara. 15, 2007 7:02 pm

eyvallah abi saol Tezahurat

kingjame
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı NASRETTİN HOCA

Mesaj tarafından Atirpan Bir Salı Ocak 01, 2008 10:36 pm

Aslında ilmî bir kalıba sokulamayan ilk Türk sosyoloğu ve filozofu diyebileceğimiz adamın adının Nasreddin Hoca olduğunu söyleyecek olsak, ilim çevreleri dâhil buna gülmeyecek pek az kimse bulunacaktır. O, yazmamış; söylemiş, günlük hayatı konuşturmuş böylece de insan oğlunun dimağına hikmetler nakşeylemiş bir ulu kişidir.

Ne çare ki, bu halk adamına ilim dünyasının kapıları kapalı olduğundan bir mizah fıkracısı kabul ettiğimiz Nasreddin Hoca, hayatın derinliklerindeki gerçeklerle cemiyeti uyandırarak terbiye eden kimselerden biri olduğu halde, biz bunun dahi şuûruna varmış değiliz. Sâmiha Ayverdi



Yazıya geçirilmiş ilk Nasrettin Hoca hikayesini Sarı Saltuk'un hayatını anlatan Saltukname içermektedir. Fatih Sultan Mehmet'in oğlu Cem'in (sonradan Cem Sultan ismiyle tarihe geçecektir) şehzadeliği esnasında verdiği talimat üzerine Ebülhayr Rumi tarafından Saltukname yedi senelik bir çalışma sonucunda Türk sözlü geleneğinden toplanarak 1480 yılında tamamlanmış ve kitaplaştırılmıştır.
Abdullah Efendi´de başlamış ve tahsilinin sonunda babasının yerine köyünde imamlık yılında vefat ettiği şeklindeki rivayet göz önüne alınırsa, onun, Selçuklular devrinde yaşadığını ve Timur Han ile görüşmediğini dikkate almak gerekir.
Nasreddin Hoca, ömrünü insanlara doğru yolu göstermeye hasreden, iyilikleri bildiren, doğruya sevkeden ve kötülüklerden sakındıran bir veli idi. Bu işi yaparken tabiatı icabı kendisine has bir yol tutmuştur. Böylece hakkın anlatılması ve cemiyetteki bozuk yönlerin düzeltilmesi için, meseleyi halkın anlayacağı bir dil ve üslub ile, gayet manidar latifeler halinde kısa ve öz olarak dile getirmiştir. Latifeleri hikmet ve ibret dolu birer darb-i mesel gibidir. Bu bakımdan adına uydurulan edep dışı ve nükteden uzak bir takım fıkraların onunla ilgisi yoktur. Manidar latifeleri önce yakın cevresinde şifahi olarak dilden dile dolaşmış, sonraları git-gide yayılmış ve zamanla bir takım değişikliğe uğramıştır. Bu sebeple onun olmayan bir takım bayağı fıkralar da ona mal edilerek anlatılmıştır. Yapılan ilmi çalışmalar, onun ilim ve edeb sahibi bir veli olması, söz konusu sıradan basit fıkraları söylemediğini açıkca göstermektedir. Ayrıca, Nasreddin Hoca´nın efsanevi bir kişi değil, on üçüncü asırda Anadolu Selçukluları zamanında yaşamış salih bir müslüman olduğunu ortaya çıkarmıştır. Çünkü onun nükteleri, bir insanın başından geçen gülünç hadiselerin ifadesi değil, görünüşte güldürücü aslında ince hikmetleri dile getiren, düşündürücü latifelerdir. Ayrıca Türk milletinin zeka inceliğini, nükte gücünü en iyi şekilde yansıtan bu nüktelerin belirli vasfı; Allahü tealanın emir ve yasaklarını bir latife üslubu ile bildirmesidir. Bu latifelerin toplandığı eserlerden biri, Londra´da British Museum´da. Haza Terceme-i Nasreddin Efendi Rahme başlıklı yazma eserdir. Ancak bu eserdeki latifelerin bir kısmı, onun üslubuna ve nükte tekniğine uymamaktadır. Nitekim eserin sonunda bu durum: "İşte Nasreddin Efendinin kibar-ı evliyadan (Evliyanın Büyüklerinden) olduğuna şek ve şüphe yoktur. Merhumun bu kıssalardan haberi var yok böyle yazmışlar. Her kim okuyup tamamında bu merhumun ruhu için bir Fatiha bağışlarsa, Hak sübhane ve teala ol kimsenin ahir ve akibetini hayr eyleye" şeklinde belirtilmiştir. Ayrıca, Nasreddin Hoca adlı eserde başka nüktelerine yer verilmiştir.
Nasreddin Hoca, fert ve toplumu her yönüyle çok iyi tanımış, insanların aile, komşuluk, dostluk, ticari münasebetlerine ait cemiyette gördüğü aksak yönleri düzeltmek ve nasihat etmek maksadıyla nüktelerle dile getirmiş, düşünmeye ve doğruya sevk etmiştir. Sosyologlar ve psikologlar, insanı ve cemiyeti tanıyıp, çeşitli yönlerini incelemek için onun latifelerinden çok istifade etmişlerdir.
Nasreddin Hoca fıkraları, batı dillerine de çevrilmiş ve bu dillerde Hoca hakkında mühim neşriyat yapılmıştır. Bunlar arasında Pierre Mille´in Nasreddin et son epouse adlı kitabı, Edmonde Savussey´in La Litterature Populaire Turque adlı eserindeki Nasreddin Hoca bölümü, Jean Paul Carnier´in Nasreddin Hoca et ses Histoires Turques adlı eserleri zikretmek yerinde olur.

Atirpan
Yönetici
Yönetici

Kadın
Mesaj Sayısı: 478
Yaş: 90
Nerden: izmir
Kayıt tarihi: 25/10/07

Kullanıcı profilini gör http://edebiyatsever.blogcu.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Yukarı Teşekkürler :)

Mesaj tarafından www.ayza Bir Çarş. Ocak 16, 2008 6:41 pm



<---------bayanmış ne abisi :)

ben de teşekkür ederim.Gerçekten çok yararlı bir site olmuş.Ödevim vardı.İnşallah sizin katkılarınızla halledeceğim.


Allah'a emanet olun...

www.ayza
Misafir


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz